Nurullah Mustafa YILMAZ

Hakkımızda

Beni yakından tanıyın
Hakkımızda
Hakkımızda

Hakkımızda

Özgeçmiş bilgisi eklenecek.

İŞ DENEYİMLERİM

İş Deneyimlerime göz atın
Ocak 2020 - Devam Ediyor

Adıyaman Teknokent Koleji

Kurucu

Adıyaman Teknokent Koleji Kurucu

Atak Eğitim Kurumları

Kurucu

Atak Eğitim Kurumları Kurucusu

Ocak 2013 - Ocak 2020
Ocak 2010 - Aralık 2013

Atak Dershanesi

Matematik Öğretmeni

Atak Dershanesi Matematik Öğretmeni

EĞİTİMLER

Eğitim ögrenim hayatım
Devam Ediyor

Hasan Kalyoncu Üniversitesi

Sİyaset Bilimi ve uluslararası İlişkiler

Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sİyaset Bilimi ve uluslararası İlişkiler Tezli Yüksek Lisans devam etmekteyim.

Adıyaman Üniversitesi

İnşaat Mühendisliği

Adıyaman Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldum.

2019
2010

Adıyaman Üniversitesi

Matematik

Adıyaman Üniversitesi Matematik bölümünden mezun oldum.

BLOG

En son bloglarıma göz atın
  • 16 Nisan 2021, 13:53

      Bir buçuk yıldır insanlık zor zamanlardan geçmektedir. Salgın ile birlikte alışmış olduğumuz tüm alışkanlıklarımız ani ...

     

    Bir buçuk yıldır insanlık zor zamanlardan geçmektedir. Salgın ile birlikte alışmış olduğumuz tüm alışkanlıklarımız ani bir değişim ve dönüşüm yaşamaktadır ve yaşayacaktır. Bu değişim ve dönüşümün hızlı bir şekilde yaşadığı alanlardan en önemlisi insanlığın en temel ihtiyacından biri olan eğitimdir.Salgın ile birlikte okulların kapanması ve online eğitimin merkeze alınması ile öğrenciler, veliler, öğretmenler sudan çıkmış balık gibi ilk başta neler yapacağını öngöremediler. Hatta bir çok eğitimci bu sürecin yakın bir zamanda biteceği ve tekrar sınıflarımızda bulunacağı ve alışmış olduğumuz eğitim öğretim yöntemlerine döneceğimizi dile getirip ilk başta yaşanılan durumu çok önemsemediler. Ancak her geçen gün değişim ve dönüşümün hızı ile bu beklentimizin yerine Online eğitim, Zoom, Tablet PC, EBA vb. terimleri eğitim hayatımızda bir kaçını ilk defa veya var olanlarıda daha fazla kullanmaya başladık. Durum böyle iken bu süre zarfında özellikle özel okullarda ekonomik, akademik beklentiler üzerinde haberlere konu olan bir çok sorun ile karşılaşıldı ve bir çok kurum tarihteki sonu yaşayarak yeni dönem başlangıcında kapanmak zorunda kaldı.

    5-6 Nisan günü Gaziantep’te gerçekleşen ve EGEBİL EĞİTİM GRUBU tarafından düzenlenen Geleceğin Öğretim Zirvesinde eğitimci Faruk TATAR’ın yaptığı sunumların bir bölümünde pandemi sonrası bazı istatistik bilgiler paylaşıldı; Bu bilgilerde pandemi sonrası 936 okulun kapandığı ve yaklaşık 450 bin öğrencinin özel okullardan ayrıldığı ve yaşanılan kaotik ortamdan kaynaklı sektörün 10 Milyar TL zarar ettiğini ve değişim ve dönüşümü yakalamayan kurumların bu olumsuz tabloyla karşılacağını dile getirdi. Peki salgının ne zaman bitip bitmeyeceği belli değilken ve yaklaşık bir buçuk yıldır eğitim öğretimde yaşanılan aksaklık ile birlikte kaybedilen zamanın telafisi ve değişim ve dönüşümlerin devam edeceği düşünülürken 2021-2022 eğitim öğretim yılında ve sonrasında özellikle özel okul sektöründe ve eğitimde neler olacak?

    Bu sorunun en önemli cevabını geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Sn.Ziya Selçuk vererek pandemi sonrasında dahi HİBRİT dediğimiz eğitim modelinin devam edeceğini dile getirdiler. Buradan şu sonucu görebiliyoruz bugün yaşadıklarımızı yarın daha profesyonel bir şekilde yaşayacağız. Böyle bir durumda da 4.NESİL dediğimiz eğitim ve öğretim tasarımı ile şekillenen ve merkezine Yeni Nesil Öğretmen (kendini çağın bilgi birikimi ile donatmış ve tamamen akademik olmayan her alanda kendini yetiştirmiş) ve kitlesellikten öte bireyselliği  ön plana almış bir yaklaşım hakim olacaktır. Bu durumun gerçekleşe bilmesi de ancak kendi kurumsallığını tamamlamış ve eski yanlışları doğru olarak görmeyen eğitim kurumları tarafından gerçekleşeceği aşikardır. Geçmişten günümüze özellikle özel okullarda velilerin okul tercihindeki soruları düşündüğünde değişimin ve beklentilerin hızını görebiliyoruz. Velilerin sorduğu sorulardan  aklımızda kalan bazı sorular;

    • Okulunuzun akademik başarısı nedir?

    Bu soru daha sonra şu şekle dönüştü.

    • Okulunuzun akademik başarısı nedir?Dil öğretim programınız nedir? Teknolojik alt yapısı nedir?

    Ancak Pandemi ile birlikte sorularda çeşitlilik başladı ve muhtemelen şu sorular soruluyor ve sorulacak;

    • Dijital alt yapı ve yapay zeka tabanlı eğitim öğretim programınız var mı?
    • Öğretmen kriterleriniz nelerdir?
    • Rehberlik hizmetleriniz nelerdir? (Özellikle pandemi sürecinde ortaya çıkan okula uyum, öğrenme isteksizliği, teknoloji bağımlılığı vb.)
    • Okulun hijjen kuralları?
    • Kurumsal kimlik? (Kapanan kurumların bir çoğu kurumsallığını tamamlamamış kurumlardan oluşuyor!)
    • Uluslararası network durumunuz nedir ?
    • AR-GE çalışmalarınız nelerdir?
    • Beceri eğitim programlarınız nelerdir? Vb. Daha bir çok yeni soru.

     

     

    Bu sorular ilerleyen günlerde daha da artacağı ve çağın ihtiyaçları doğrultusunda değişeceğini şimdiden öngörebiliyoruz. Durum böyle iken velilerimize şunu açık bir şekilde söyleyebiliriz . Yaklaşık bir buçuk yıldır kaybedilen zaman varken yeni dönemde de kaybedilecek yeni zamanın olmadığı ve çoçukları için seçim yaparken çağın ihtiyaçlarına cevap verecek kurumları tercih etmeleri kaçınılmazdır.

     

  • 14 Nisan 2021, 23:46

    ÖZET   Türk Boğazlarından geçiş rejimi 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Dönemin değişen ...

    ÖZET

     

    Türk Boğazlarından geçiş rejimi 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Dönemin değişen koşulları münasebetiyle Türk Boğazlarında artan gemi trafiği ve gemi boyutlarının büyümesi İstanbul Boğaz’ında kazalara sebep olabilmekte ve bazı boyuttaki gemilerin geçişleri zorlaşabilmektedir. Boğazlardan seyreden tehlikeli madde taşıyan gemilerin olası kaza sonucu şehre hasar vermesi çok yüksek ihtimaller dâhilindedir. Ulusal suyolu projesiyle İstanbul Boğaz’ında geçiş sistemini yeniden düzenlenmesi gündeme gelmiştir. Bu çalışmada bu sorundan yola çıkarak Boğazlardaki geçiş sisteminin düzenlenmesi adına farklı politikalar oluşturularak incelenmiştir.

    Anahtar Kelime: Montreux Sözleşmesi, Suyolu, Türk Boğazları, Kanal İstanbul

     

     

    ABSTRACT

     

    The passage regime of the Turkish Straits was determined by the 1936 Montreux Straits Convention. Due to the changing conditions of the period, increasing ship traffic in the Turkish Straits and the growth of ship sizes can cause accidents in the Bosphorus and the passage of ships of some sizes may be difficult. It is very likely that ships carrying dangerous goods navigating through the straits will damage the city as a result of a possible accident. With the national waterway project, reorganization of the transition system in the Bosphorus has come to the agenda. In this study, based on this problem, different policies have been developed to regulate the passage system in the Straits.

     

    Keywords: Montreux Convention, watercourse, Turkish Straits, Canal Istanbul

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    GİRİŞ

     

    Türk Boğazları, dünyada deniz trafiğine açık 264 boğaz arasında, siyasi, ekonomik ve stratejik bir öneme sahiptir.[1] Bu önem, coğrafi durumlarından ve bunlara bağlanan siyasi menfaatlerden kaynaklanmaktadır. Lozan Sözleşmesi’yle Türkiye’nin egemen ve bağımsız bir devlet olduğu tanınmakla birlikte Türkiye’nin egemen ve bağımsız bir devlet olduğu tanınmakla birlikte Türkiye’nin boğazlar üzerinde tam egemen ve yetki sahibi olması, ancak Montrö Sözleşmesi’nin onaylanmasından sonra sağlanabilmiştir.[2] Fakat bu sözleşmenin üzerinden yıllar geçmiş ve gelişen ve değişen teknoloji ve uluslararası ilişkiler bakımından yeni ihtiyaçlar doğmuş ve Boğazlar üzerinde hareketlilik daha çok artmıştır. Bu durumda Boğaz geçiş güvenliğinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı Boğazlar üzerinde hâkim olan Montrö Sözleşmesi yeniden gündem konusu oluşturmuştur. Bu makalede genel olarak Boğazların Geçiş güvenliğinin sağlanması ve bu durumun uluslararası sözleşmeler, uygulanabilirlik, zaman, güvenlik, yasallık ve maliyet kriterleri ile politikalar üretmeye ve uygulanabilirliği üzerinde çalışılmıştır.

     

    1.BAĞLAM

     

    1.1.  MEVCUT DURUM

     

    1. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Lozan Barış Antlaşması’na ek Boğazlar Sözleşmesi üç ilkeye dayanıyordu. Önce Boğazlar askersiz hale getiriliyordu. Ayrıca, Boğazlarda geçişi kontrol etmek ve Milletler Cemiyeti’ne geçişle ilgili bilgiler vermekle yetkili bir Boğazlar Komisyonu kuruluyordu. Bunun dışında, askeri bakımdan Türkiye için tehlike teşkil edecek bir duruma engel olmak üzere, Milletler Cemiyeti’nin, özellikle Büyük Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın garantisi sağlanıyordu. Boğazlar konusunda Lozan’ın arz ettiği en büyük sakınca, Türkiye’nin Boğazlar üzerinde tam denetiminin sağlanamamış olması idi. Türkiye, uluslararası barış ve güvenliğin korunması yolundaki güçlüğü belirterek ve 23 Mayıs 1933 Londra Silahsızlanma Konferansı’ndan itibaren, girişimlere başlayarak, Boğazların statüsünün yeniden düzenlenmesini istedi. Bu bağlamda 20 Temmuz 1936 yılında Montreux imzalanmıştır. Halen boğazların geçiş üstünlüğü bu sözleşme üzerinden devam etmektedir.

     

    1.2. BOĞAZLARIN TANIMI VE ÖNEMİ

     

    Boğaz kısaca, coğrafi açıdan iki kara parçasını birbirinden ayıran ve iki kara parçası arasındaki dar su yolları olarak tanımlanabilir. Boğazların ulusal ya da uluslararası özellik kazanmaları Boğazların niteliği ile ilişkilidir ve ulusal ya da uluslararası ölçütü mesafe ve uluslararası ulaşımdaki rolüne göre değerlendirilebilir. Bir diğer ölçüt ise bölgede kullanılabilir tek deniz yolu olmalarına dayandırılmaktadır.

    Konumları gereği özel ya da uluslararası sözleşmelerle düzenlenen boğazlar ayrı olarak mütalaa edilmelidir. Türkiye’nin sahip olduğu boğazlar, konumları gereği, özel sözleşmelerle düzenlenmişlerdir. Rus hukukçu Frederich de Martens’in deyişiyle "Türk Boğazları" dünyada kullanılan ünlü su yollarının Cebelitarık Boğazı, Danimarka Boğazı, Kerç Boğazı, Kore Boğazı, Hürmüz Boğazı ve Otronto Boğazı arasında bile en fazla jeostratejik ve jeoekonomik özelliklere sahiptir”. Türk Boğazlarına sınırlar açısından bakıldığında Türkiye’nin sınırları içinde bulunduklarından dolayı ulusal boğaz özelliğine haizdir. Bununla birlikte Türk Boğazları uluslararası antlaşmalara konu oluşturmaları ve Karadeniz devletlerinin açık denizlere ulaşımlarında tek yol olmalarından ötürü uluslararası boğaz özelliğini de içinde barındırmaktadır. Uluslararası Hukuk açısından durum böyle olmakla beraber, haritaya bakılınca Boğazlar'ın her devletten de çok Türkiye için önemi vardır, Bilsel’in deyişiyle “Boğazlar Türkiye için bir menfaat değil, varlık, egemenlik ve güvenlik meselesidir”.[3]

     

    1.3 MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ’NDE GEÇİŞ REJİMİ

     

    Montreux Sözleşmesi’nde Türk Boğazlarından gemilerin geçişleri ile ulaşım rejimleri düzenlenmiştir. Boğazlardan gemilerin geçiş ve seyir serbestliği ilkesini kabul edip onayladığı, bu serbestliğin yürütülmesi sözleşmenin 1. Maddesinde taraflarca kabul edilmiştir. Sözleşmenin 28. Maddesinde ise Sözleşme’nin 20 sene süreli yürürlükte olacağı hükmü yer alırken “bununla beraber bu Sözleşme’nin 1. Maddesinde teyit edilen geçiş serbestliği ilkesinin süresiz olduğu” vurgulanmaktadır. Montreux Sözleşmesi’nde, Lozan Sözleşmesinde olduğu gibi ticari gemi tanımı verilmemiş, savaş gemisi tanımına girmeyen tüm gemilerin ticari gemi olarak tanımlandığı hükmü kabul edilmiştir. Genel manada Montreux sözleşmesine baktığımızda Ticari gemiler, Savaş gemileri ve Uçaklar olarak kategorize edebilmekteyiz.

     

    1.3.1 Ticari Gemiler

     

    Madde:2

    Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, aşağıdaki 3. madde hükümleri saklı kalmak üzere, hiçbir işlem (formalite) olmaksızın, Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler, Boğazların bir limanına uğramaksızın transit geçerlerken, Türk makamlarınca, alınması işbu Sözleşmesinin I sayılı Eki’nde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka, bu gemilerden hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır. Bu vergilerin ya da harçların alınmasını kolaylaştırmak üzere, Boğazlardan geçecek ticaret gemileri, 3. maddede belirtilen istasyonun görevlilerine adlarını, uyrukluklarını, tonajlarını, gidecekleri yeri ve nereden geldiklerini bildireceklerdir.

    Madde:4
    Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, ticaret gemileri, bayrak ve yük ne olursa olsun, 2. ve 3. maddelerde öngörülen koşullar içinde Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.

    Madde:5
    Savaş zamanında, Türkiye savaşmışa, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla, Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.

    Madde:6
    Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, 2. madde hükümlerinin uygulanması yine de sürdürülecektir; ancak, gemilerin Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bu durumda, zorunlu kılınabilecek, ancak ücrete bağlı olmayacaktır.

     

     

    1.3.2. Savaş Gemileri

     

    Madde:9
    Deniz kuvvetlerinin, sıvı olsun ya da olmasın, yakıt taşımak için özellikle yapılmış olan yardımcı gemileri, 13. maddede belirtilen ön-bildirim koşuluna bağlı tutulmayacaklar ve  Boğazlar'ı tek başlarına geçmek koşuluyla, 14. ve 18., maddeler gereğince sınırlamaya bağlı tonajlar hesabına katılmayacaklardır. Bununla birlikte, bu gemilerin, öteki geçiş koşullan bakımından, savaş gemileriyle bir tutulmaları süregidecektir. Bir önceki fıkrada belirtilen yardımcı gemiler, öngörülen kural dışılıktan, ancak silâhları: yüzer hedeflere karşı en çok 105 milimetre çapında iki toptan, hava hedeflerine karşı en çok 75 milimetre çapında iki silâhtan çok değilse yararlanabileceklerdir.

    Madde:10
    Barış zamanında, hafif su üstü gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemiler, ister Karadeniz'e kıyıdaş olan ister olmayan Devletlere bağlı bulunsunlar, bayrakları ne olursa olsun, Boğazlar'a gündüz ve aşağıdaki 13. ve sonraki maddelerde öngörülen koşullar içinde girerlerse, hiçbir vergi ya da harç ödemeksizin, Boğazlar'dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır. Yukarıdaki fıkrada belirtilen sınıflara giren gemiler dışında kalan savaş gemilerinin ancak 11. ve 12. maddelerde öngörülen özel koşullar içinde geçiş haklan olacaktır.

    Madde:11
    Karadeniz'e kıyıdaş Devletler, 14. maddenin 1. fıkrasında öngörülen tonajdan yüksek bir tonajda bulunan hattı harp gemilerinin3 Boğazlardan geçirebilirler; şu koşulla ki, bu gemiler Boğazlar'ı ancak tek başlarına ve en çok iki torpido eşliğinde geçerler.

    Madde:21
    Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye'nin, işbu Sözleşmenin 20. maddesi hükümlerini uygulamağa hakkı olacaktır.
    Yukarıdaki fıkranın Türkiye'ye tanıdığı yetkinin Türkiye'ce kullanılmasından önce Boğazlar'dan geçmiş olan, böylece bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, bu limanlara dönebileceklerdir. Bununla birlikle, şu da kararlaştırılmıştır ki, Türkiye, davranışıyla işbu maddenin uygulanmasına yol açmış olabilecek Devletin gemilerini bu haktan yararlandırmayabilecektir. Türk Hükümeti, yukarıdaki birinci fıkranın kendisine verdiği yetkiyi kullanırsa millet cemiyetine bildirilecektir. Milletler Cemiyeti Konseyi, üçte iki çoğunlukla, Türkiye'nin böylece almış olduğu önlemlerin haklı olmadığına karar verir ise, ve işbu Sözleşmenin imzacıları Bağıtlı Yüksek Tarafların çoğunluğu da aynı görüşle olursa, Türk Hükümeti, söz konusu önlemlerle, işbu Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca alınmış olabilecek önlemleri kaldırmayı yükümlenir.

    2.2.3. Uçaklar

     

    Madde:23

    Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükümeti, Bogazlar'in yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükümetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön-bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir önbildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir. Öte yandan, Boğazlar'ın yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükümeti, yine de Türkiye'de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir

     

    2. SORUNUN TANIMI

     

    Antlaşmanın üzerinden 76 yıl geçmesi ve her anlamda gelişen ve değişen Dünya’da Deniz Ulaşımının da teknolojik olarak büyük ilerleme kat etmesi ve Boğazların geçiş güvenliğinin tehlike arz etmesine neden olmaktadır. Örneğin; İstanbul Boğazı Uluslararası deniz taşımacılığında kullanılan dünyadaki en dar su yollarından birisidir. Yapısı itibariyle kıvrımlı bir görünüme sahiptir. Toplamda 12 adet keskin dönüşe sahiptir ve bu dönüşlerin açıları 45⁰ ve 80⁰ arasında değişiklik gösterir. Boğazın ortalama genişliği 1 500 m civarındadır ve en dar yerinde bu genişlik 700 m seviyelerine düşmektedir. Boğaz’ın kuzey girişi en geniş yeri olup 3 600 m genişliğindedir. Güney girişi ise; 1 780 m genişliğindedir. Boğazın, en dar bölgesi ise Rumeli Hisarı ve Anadolu Hisarı arasıdır ve 698 m genişliğe sahiptir. Kıvrımlı yapısı dolayısıyla Avrupa kıyı şeridi 55 km ve Asya kıyı şeridi de 35 km olan İstanbul Boğazı’nın ortalama uzunluğu 31 km’dir. Boğaz en dar yeri olan Kandilli’de maksimum derinliğe ulaşır ve bu değer yaklaşık 120 metre’dir.

     

    2.1. ROL ALAN AKTÖRLER

     

    1.Diğer Devletler

    2.Türkiye Cumhuriyeti

    3.Karadeniz’e kıyısı olan devletler

    4.İstanbul Büyükşehir Belediyesi

    5.Çevre ve Şehircilik Bakanlığı

    6.Sivil Toplum Kuruluşları

     

    2.2. KAMU POLİTİKASI SEÇENEKLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE KULLANILAN ÖLÇÜTLER

     

    1.Uygulanabilirlik

    2.Uluslararası Antlaşmalar

    3.Zaman

    4.Güvenlik

    5.Yasallık

    6.ÇED raporu

    7.Maliye (75 milyar TL)

     

     

    2.3.SORUNUN ÇÖZÜMÜNE YÖNELİK ALTERNATİF SEÇENEKLER

     

    1.Mevcut durumun korunması.

    2.Montrö Sözleşmesinin tadili.

    3.İstanbul Boğazına yapılacak bir kanal (Kanal İstanbul).

    4.Monrö’nün feshi.

     

     

     

     

    2.3.1 Mevcut Durumun Korunması

     

    Her politika analizinde olduğu gibi mevcut durumun korunması ilk seçenek olarak ele alınmalıdır. Boğazlardaki geçiş üstünlüğü içinde hali hazır geçerli olan Montreux Sözleşmesi’nin uygulanması devam etmelidir. Bu durumun olabilmesi için tanımlanan sorunları minimal seviyeye indirgeyerek boğaz geçiş güvenliği sağlanmalıdır.

     

    2.3.2 Montreux Sözleşmesinin Tadili

     

    Sözleşmenin tadille ilgili 29. maddesi şöyledir:

    İşbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden başlayarak her beş yıllık dönemin sona ermesinde, Yüksek Akit Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin bir ya da birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.

    Yüksek Akit Taraflardan birince yapılacak değiştirme isteminin kabul edilebilmesi için, bu istem 14. ya da 18. Maddelerin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka bir Yüksek Akit Tarafça; başka herhangi bir maddenin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka iki Yüksek Akit tarafından desteklenmesi gerekir. Böylece desteklenmiş değişiklik istemi, içinde bulunulan beş yıllık dönemin sona ermesinden üç ay önce, Yüksek Akit Taraflardan her birine bildirilecektir. Bu bildiri, önerilen değişikliğin niteliğini ve gerekçesini kapsayacaktır. Bu öneriler üzerinde diplomasi yoluyla bir sonuca varma olanağı bulunamazsa Yüksek Akit Taraflar, bu konuda toplanacak bir konferansta kendilerini temsil ettireceklerdir. Bu konferans ancak oybirliğiyle karar alabilecektir; 14. ve 18. maddelere ilişkin değişiklik durumlar bu hükmün dışında kalmaktadır; bu durumlar için Yüksek Akit Tarafların dörtte üçünden oluşan bir çoğunluk yeterli olacaktır. Bu çoğunluk, Türkiye’yi de içine alarak Karadeniz kıyıdaşı Yüksek Akit Tarafların dörtte üçünü kapsamak üzere hesaplanacaktır. Bu madde, değişiklik için toplanacak bir konferansta 14. ve 18. Maddeler dışındaki herhangi bir değişiklik önerisine ilişkin kararların sadece oybirliğiyle alınabileceğini öngörmektedir.[4] Bunun anlamı, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliğine ve serbest geçişin denetimi üzerindeki haklarına ilişkin bir değişikliğin, ancak Türkiye’nin onayıyla yapılabileceğidir. Sözleşmenin, Boğazlardan geçecek kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin, geçiş düzeni, usul, tip, gemi adedi, tonaj ve Karadeniz’de kalma sürelerine ilişkin kuralları kapsayan 14. ve 18. Maddelerine ilişkin değişiklik önerilerinin kabulü ise, Karadeniz kıyıdaşı akit taraflardan dörtte üçünün kararıyla gerçekleşebilir. Halen, Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’ne akit kıyıdaş devletler, Türkiye, Rusya, Romanya ve Bulgaristan’dan ibarettir. Eğer, Romanya ve Bulgaristan, Amerikan’ın da teşvikiyle söz konusu kuralların değiştirilmesi önerisinde bulunurlarsa, Türkiye ile Rusya, ulusal çıkarlarının örtüşmesi nedeniyle karşı tutum alarak, bu yolda bir kararı engelleyeceklerdir.[5] Hal böyle iken sözleşmenin tadilinin imkânsız olduğu görünmektedir.

     

    2.3.3 Montreux Sözleşmesinin Feshi

     

    Fesihle ilgili 28. Madde şöyledir:

     

    İşbu Sözleşme’nin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, yirmi yıl olacaktır. Bununla birlikte, işbu Sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır. Sözü edilen yirmi yıllık sürenin bitiminden iki yıl önce, hiçbir Akit Yüksek Taraf, Fransız Hükümetine Sözleşmeyi sona erdirme ön bildirimi vermemişse işbu Sözleşme bir sona erdirme ön bildiriminin gönderilmesinden başlayarak, iki yıl geçinceye kadar yürürlükte kalacaktır. Bu ön-bildirim, Fransız Hükümetince Akit Yüksek taraflara iletilecektir. İşbu Sözleşme, işbu madde hükümlerine uygun olarak sona erdirilmiş olursa, Akit Yüksek Taraflar, yeni bir Sözleşmenin hükümlerin saptamak üzere kendilerini bir konferansta temsil ettirmeyi kabul etmektedirler.

     

    1. Maddede öngörülen fesih başvurusu yapıldığı takdirde, taraf ülkelerin yeni düzenlemeleri görüşmek üzere bir uluslararası konferansta bir araya gelmeleri Sözleşmede öngörülmüştür. Böyle bir konferans toplandığı takdirde, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) öngördüğü savaş gemilerinin boğazlardan geçişini düzenleyen “transit geçiş” rejimi ile Uluslararası Adalet Divanı’nın 1949 Korfu Kanalı kararı dikkate alındığında, yeni sözleşmenin, özellikle savaş gemileri açısından, Montrö’ye nazaran çok daha geniş serbestiler içereceği muhakkak gibidir. BMDHS’nin 38. Maddesinin 2. Fıkrasında “transit geçiş rejimi”, “… boğazdan devamlı ve hızlı bir geçiş amacıyla seyrüsefer ve bu saha üzerinde uçuş serbestisinin kullanılması” olarak tarif edilmekte, ayni maddenin 1. Fıkrasında da “bütün gemiler ve uçaklar bir engelleme olmaksızın transit geçiş hakkından yararlanırlar” denilmektedir.[6] Bunun anlamı, Türk Boğazlarına “transit geçiş rejimi” uygulandığı takdirde, her tip ve tonilatoda savaş gemisi hiçbir sınırlamaya tabi olmadan Boğazlardan geçecek ve süresiz Karadeniz’de kalacaktır. Bu durumda, sadece yabancı askeri gemiler değil, yabancı savaş uçakları da Boğazlar üzerinden transit geçişte bulunacaklardır. Geçişlerde Türkiye’nin güvenliğinin korunması arka plana itilecek, askeri gemilerin geçişlerine yönelik önceden bildirim usulü, geçiş sırasında ve Karadeniz’de bulundurulabilecek tonaj sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemeler ile Karadeniz’de kalış süresi üzerindeki sınırlama ortadan kalkacaktır.

     

     

    2.3.4. İstanbul Boğazına Yapılacak Bir Kanal (Kanal İstanbul)

     

    Kanal İstanbul, İstanbul boğazında yoğun gemi trafiğini azaltmak için alternatif suyolu projesidir. Kanal İstanbul projesini 2011 yılında gündeme gelmiştir. Dönemin başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından çılgın proje olarak ifade edilmektedir. O günden bugüne kadar çeşitli çalışmalar yürütüldüğü konumunun tam olarak belirlenmesi için fizibilite çalışmalarının yapıldığı söylenmekteydi. Kanal İstanbul projesinin yasal dayanağı için imar kanununa suyolu kavramı da eklendi. İmar kanununda suyolu: “imar planı kararıyla yapay olarak oluşturulan ve deniz araçlarıyla ulaşımın sağlandığı su geçidi” olarak ifade edilmiştir.[7] Suyolu olarak gösterilen yerde taşınmazlar satılamayacak ve başka amaçlarla da kullanılmayacaktır. Başbakan Binali Yıldırımın yaptığı açıklamada mera kanununda da yapılan değişiklerle kanal İstanbul’un üzerinde mera vasfındaki yerlerde doğrudan kullanılabilecek ve ayrı bir kamulaştırma gerekmediğini ifade etti.[8] Bu projenin yapılması gerektiğini öne sürenleri ortaya attığı iddialar ise; İstanbul Boğazı’nda su yolu ulaşımını riske eden keskin dönüşler, kuvvetli akıntılar ve transit gemi trafiği ile dik kesişen kent içi deniz trafiği mevcuttur. Boğaz’ın her iki yakasında yüzbinlerce sakin yaşamaktadır. Boğaziçi gün içinde milyonlarca İstanbullu için ticaret, yaşam ve geçiş yeridir. Boğaz, geçen gemi trafiğinin oluşturduğu riskler açısından her geçen yıl daha tehlikeli hale gelmektedir. 100 yıl öncesinde 3-4 bin olan yıllık gemi geçiş sayısı artmış ve bugün 45-50 bine ulaşmıştır. Seyir emniyetinin arttırılması için uygulanan tek yönlü trafik organizasyonu nedeniyle büyük gemiler için Boğaz’da ortalama bekleme süresi, beklemeye takılan her gemi için yaklaşık 14,5 saattir. Bekleme süresi bazen gemi trafiğine ve hava şartlarına bazen de yaşanacak bir kaza veya arızaya bağlı olarak 3-4 günü, hatta haftayı bulabilmektedir. Bu çerçevede, İstanbul Boğazı’na alternatif bir geçiş koridorunun planlanması zorunlu hale gelmiştir. Kanal İstanbul ile günde 500 bin yolcuyu seyahat ettiren şehir hatlarıyla transit geçiş yapan gemilerin 90 derecelik dik kesişmelerinin yaratacağı ölümcül olabilecek kaza risklerinin önüne geçilerek, halkımız için güvenli bir seyahat sağlanabilecektir. Aynı zamanda kent içi ulaşımda denizyolunun payının arttırılması mümkün olabilecektir. [9] Fakat yapılması planlanan kanal için bir çok konu tartışılmaktadır. Bunların başında, Boğazın tarihsel dokusunun bozulacağı, Deprem etkisini arttıracağını, tabiatı bozacağını ve ekonomik maliyetinin yüksek olduğu gibi birçok durum tartışılmaktadır. Kanal İstanbul projesi için öngörülen maliyet ise 75 Milyar TL. Bu maliyet şu soruyu sordurmaktadır, kanal yapıldıktan sonra elde edilecek gelir ile bu maliyet nasıl karşılanacaktır. Çünkü ülkenin atlattığı badireler ve en son yaşanılan Covid-19 salgını ile birlikte tüm dünyada bir ekonomik durgunluk devam süregelecektir. Bu durum bile diğer endişeleri unutturmaya yeterlidir. Bu yüzden olsa bile Kanal İstanbul projesinin yakın zamanda Boğazlar için çözüm olmayacağı aşikardır.

     

    SONUÇ

     

    Türk Boğazlarının geçiş güvenliğinin sağlanmasına yönelik yaptığımız Kamu Politikası Analiz çalışmasında dört çözüm üzerinde araştırma yapılmıştır. Bunlar incelendiğinde Montrö Sözleşmesinin Feshi ve Tadili sözleşme gereği zor şartlara sahipken ayrıca yeni sorunların oluşturulmasını da tetikleye bilmektedir. Bu yüzden Montrö sözleşmesi için bu politikanın geliştirilmesi çözümden öte çözümsüzlüğe yol açabilmektedir. Aynı zaman da İstanbul Boğazı üzerine yapılacak bir suyolunun mevcut durum üzerinde yasal bir aykırılığının olmadığı görünmektedir. Fakat bu suyolu ile birlikte Boğazın tarihi dokusu ve çevresel faktörlerin yanında bölgenin jeolojik alt yapısının sorun teşkil edeceği üzerine endişeler oluşturulmaktadır. Bu durumun üzerine bir de proje maliyetinin yüksek olması, ister istemez ekonomik sorun oluşturarak genel bütçeyi zor bir duruma sokacaktır. Ayrıca, suyolu açıldıktan sonra bu yolu kullanım zorunluluğu tam anlamıyla bilinmektedir. Çünkü hali hazır Montrö sözleşmesi gereği boğazlar Uluslararası bir ulaşım statüsündedir. Bu nedenle yapılacak yatırımın ne kadarı ne zamanda karşılanacağı soru işaretleri içermektedir. Bu nedendir ki Boğazlar üzerinde halihazır durumun devam etmesi gerekmektedir.

     

     

    KAYNAKÇA

     

    Melih BAŞARANER, Mehmet ALİ YÜCEL, Çağlar ÖZMEN, İstanbul Boğazı’nda Transit Gemilerin Kullandığı Seyir Rotalarının Coğrafi Bilgi Sistemi Yardımıyla İncelenmesi ve İyileştirilmesi, Jeodezi, Jeoinformasyon ve Arazi Yönetimi Dergisi, 2011/3 Özel Sayı, s. 75

    Ayşe Nur TÜTÜNCÜ, Montrö (Montreux) Sözleşmesi’nin Güncel Sorunlar Işığında Değerlendirilmesi, Taraflarının Bakışıyla Lozan Uluslararası Sempozyumu: 9-10 Mayıs 2014, Bildiriler, İstanbul, s. 173.

    Bilsel Cemil.(1948),Türk Boğazları,İstanbul,İsmail Akgün Matbaası.

    Weber, Yuval. “Russia Black Sea Strategy: Restoring Great Power Status.” Foreign Policy Research Institute, April 12, 2017.

    Korkin, Stephen. “Russia’s Perpetual Geopolitics, Putin Returns to Historical Pattern.” Foreign Affairs, May/June 2015.

    Korzun, Peter. “NATO Pushing For Military Buildup in the Black Sea.” Strategic Culture Foundation, November 1, 2016.

    Kanal İstanbul’a Marmaray Modeli, Sabah Gazetesi 11.04.2017 http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2017/04/11/kanalistanbula- marmaray-modeli, (01.04.2020).

    Hüseyin Pazarcı, (2011), Çılgınlığın Olası Uluslararası Etkileri, Hürriyet Gazetesi, 04.05.2011, http://www.yeniyaklasimlar.org /m.aspx?id=739 (26.04.2020).

    https://www.kanalistanbul.gov.tr/tr/neden/projenin-amaci ( Erişim Tarihi: 22.04.2020)

     

     

     

     

    [1] Melih BAŞARANER, Mehmet ALİ YÜCEL, Çağlar ÖZMEN, İstanbul Boğazı’nda Transit Gemilerin Kullandığı Seyir Rotalarının Coğrafi Bilgi Sistemi Yardımıyla İncelenmesi ve İyileştirilmesi, Jeodezi, Jeoinformasyon ve Arazi Yönetimi Dergisi, 2011/3 Özel Sayı, s. 75.

    [2] Ayşe Nur TÜTÜNCÜ, Montrö (Montreux) Sözleşmesi’nin Güncel Sorunlar Işığında Değerlendirilmesi, Taraflarının Bakışıyla Lozan Uluslararası Sempozyumu: 9-10 Mayıs 2014, Bildiriler, İstanbul, s. 173.

    [3] Bilsel Cemil.(1948),Türk Boğazları,İstanbul,İsmail Akgün Matbaası.

    [4] Weber, Yuval. “Russia Black Sea Strategy: Restoring Great Power Status.” Foreign Policy Research Institute, April 12, 2017.

    [5] Korkin, Stephen. “Russia’s Perpetual Geopolitics, Putin Returns to Historical Pattern.” Foreign Affairs, May/June 2015.

    [6] Korzun, Peter. “NATO Pushing For Military Buildup in the Black Sea.” Strategic Culture Foundation, November 1, 2016.

    [7] Kanal İstanbul’a Marmaray Modeli, Sabah Gazetesi 11.04.2017 http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2017/04/11/kanalistanbula- marmaray-modeli, (01.04.2020).

    [8] Hüseyin Pazarcı, (2011), Çılgınlığın Olası Uluslararası Etkileri, Hürriyet Gazetesi, 04.05.2011, http://www.yeniyaklasimlar.org /m.aspx?id=739 (26.04.2020).

    [9] https://www.kanalistanbul.gov.tr/tr/neden/projenin-amaci ( Erişim Tarihi: 22.04.2020)

  • 08 Şubat 2021, 14:48

            GİRİŞ   Soğuk Savaşın sona ermesi ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla dünya ...

            GİRİŞ

      Soğuk Savaşın sona ermesi ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla dünya yeni bir döneme girmiştir. Bu yeni dönem de SSCB’nin hâkim olduğu coğrafyada birçok devlet bağımsızlığını ilan etmiştir. SSCB’nin dağılması ile Dağlık Karabağ’ında içerisinde bulunduğu Kafkaslar devletlerin mevcut sınırları ile Kuzey ve Güney Kafkasya olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzeyi Rusya Federasyonun bir kısmı, Güneyi ise bağımsız üç devlet olan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ı kapsamaktadır. Dağlık Karabağ, Güney Kafkasya Bölgesinde bulunmaktadır. SSCB’nin dağılması öncesi ve sonrası iki devlet arasındaki gerilimli bölge 1994 yılında Birinci Karabağ savaşı ve 2020 yılında İkinci Karabağ savaşı ile bölgesel hâkim devlet değişmiş ve İkinci Karabağ Savaşı sonucu ile Azerbaycan bölgede etkinliğini daha çok arttırmıştır. Bu çalışmada Rusya’nın özellikle Putin döneminde Dağlık Karabağ ekseni üzerinden bölgesel amaç ve hedefleri post-yapısal bir bakış açısı ile değerlendirilerek bölgenin gelecek projeksiyonu çıkartılmıştır.

    DAĞLIK KARABAĞ SORUNU

     Dağlık Karabağ bölgesi, Güney Kafkasya’da yer alan yaklaşık 4400 kilometre karelik bir alanı kapsamaktadır.[1] Dağlık Karabağ bölgesi çoğunluk ile dağlık ve ormanlık bir alandır. SSCB’nin dağılması ile Kafkasya bölgesinin doğal, coğrafi, ekonomik ve jeopolitik durumu ve verimli, zengin ekonomik ve kültürel iş birliği potansiyeli bölgeye stratejik boyut kazandırdı. Soğuk Savaş sonrası ile farklı sosyoekonomik, kültürel ve politik alanlarda küreselleşme süreci, bölgede ve dünyada karşılıklı bağımlılıkların arttığı bir dönemin başlangıcı olmuştur.[2] Bu nedenle, dağlık Karabağ sorununu diplomatik olarak çözmeye yönelik girişimler, daha ziyade bölgenin geleceğini dönüştürmeye ve Kafkasya bölgesinin kriz geçiren bir bölgeye dönüşmesini engellemeye ve istikrarlı ve güvenli bir alan yaratma olmuştur. Bölge, 1748 yılında Hanlık olarak kurulan ve 1918 yılında bağımsız olan ilk Azerbaycan Demokratik cumhuriyeti içerisinde yer almaktadır. Ermenistan ile arasında ihtilafa neden olan bölge, 1988 yılında başlayan anlaşmazlıkların silahlı çatışmaya dönmesiyle 1994 yılına kadar sürmüştür. Bu süre içerisinde Azerbaycan ve Ermenistan, bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmışlar ve 1990’ların ilk yarısındaki belirsiz uluslararası sistem içerisinde güçlü olan taraf çatışma yoluyla topraklarını genişletme yoluna gitmiştir. 1980’lerin sonunda bölgede ortaya çıkan etnik temelli anlaşmazlıklar, silahlı çatışmaya dönüşerek ateşkesin ilan edildiği 1994 yılına kadar sürmüştür. Bu savaş sonucunda Azerbaycan topraklarının %20’ye yakını Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Çatışmanın temelinde, tarihsel olarak Azerilere ait olan topraklara, Ruslar tarafından uygulanan iskân politikaları sonucunda Ermenilerin yerleştirilmesi nedeniyle patlak veren Azeri kimliği ile Ermeni kimliği arasındaki mücadele yer almaktadır.[3] Bu nedenle Rusya çatışmaların başından beri Karabağ sorunun tarafından biri olarak görünmüştür. Söz konusu dönemde sorunun çözümsüz bırakılmasının temelinde de Rusya’nın çözümsüzlük politikasını uygulamasıdır. Birinci Karabağ Savaşı sonrası Ermenistan’ın Karabağ üzerindeki haksız işgali devam etmiş, hatta işgal altındaki toprak sınırını genişletmek için ara ara tacizlerine devam etmiştir. 27 Eylül 2020’de Ermenistan’ın bu kapsamda yeni bir saldırıyla Azerbaycan ordusu tarafından karşılık verilmiş ve 27 yıldır işgal altındaki toprakların geri alınması amacıyla taarruza geçilmiştir. 44 gün devam eden savaş sırasında Azerbaycan ordusu hiçbir sivili hedef almadan üstün bir şekilde işgal altındaki toprakların önemli kısmını geri almayı başarmıştır.10 Kasım’da imzalanan üçlü bildiri ile Dağlık Karabağ’ın Ermenistan işgalinden arındırılması sağlanmıştır. Bildiriye göre Karabağ’ın geri kalan kısmı Rusya gücünün denetiminde en kısa sürede Ermeni askerlerinden arındırılacağı ve bölgenin tamamının kayıtsız şartsız Azerbaycan devletinin anayasal düzenine gireceği belirtilmektedir.

    RUSYA VE DAĞLIK KARABAĞ

     SSCB’nin dağılması ile çift kutuplu dünyadan ABD hegemonyasının hâkim olduğu yeni bir dönem başlamıştır. 1990’ların ikinci yarısında ABD’nin eski SSCB coğrafyasını kendi yaşamsal çıkar alanı olarak tanımlamaya başladığı bir dönem olmuştur.[4] ABD, bölgesel çatışmaların Rusya etkinliğinin sürmesindeki önemli katkıyı bildiği için doğal olarak barış süreçleri ile yakından ilgilenmiştir. Rusya, ABD’nin hem bölgeye hem de Azerbaycan enerji kaynaklarına olan ilgisinden dolayı Ermenistan ile olan ilişkilerini daha da pekiştirerek 1997’de dostluk, iş birliği ve karşılıklı yardım antlaşmasını imzalamış ve ilişkilerini daha da pekiştirmiştir. 1994’ten sonraki süreçte Azerbaycan-Rusya ilişkilerinde; Karabağ, petrol, Hazar’ın statüsü ve Çeçenistan gibi konular sebebiyle bazı etkileşimler yaşanmış olsa da 1998 yılından itibaren Rusya ile ilişkiler ekonomik ve sosyal alanda tam hızla ama eşit iki devlet hukuku boyutuyla yürütülmüştür. Aliyev’in politikaları sonuç vermiş ve Rusya artık Azerbaycan’a yönelik “arka bahçemiz” anlayışından vazgeçerek “eşit hukuklu iki devlet” anlayışına geçiş yapmıştır.[5] Rusya’da Putin’in iktidara gelişiyle Azerbaycan-Rusya ilişkileri için yeni bir döneme girmiş ve ilişkiler daha rasyonel ve pragmatik bir çizgide gitmeye başlamıştır.

    Bağımsızlığını kazandığı günden itibaren günümüze kadar devam eden dış politika ekseni İlham Aliyev dönemi’ndeki Azerbeycan dış politikasında, komşu ülkeler ile karşılıklı anlaşma ve iş birliği esas alınarak Batı ve NATO ülkeleriyle yakın iş birliğinde kalınmaya çalışılmıştır. Ayrıca klasik aktörlerin yanında son dönemde İslam ülkeleri ile Çin, Japonya ve Güney Kore gibi Uzak Doğu ülkeleri de dahil edilmiştir.[6] Bu dönemde Azerbaycan’ın Batıyı hedefleyen dış politikası ve NATO ile ilişkileri ve bunun yanında Orta Asya’da yaşanan gelişmeler Rusya’da kaygı yaratmıştır. Böylece Rusya’nın Ermenistan’a olan destekleri her geçen gün daha çok artmıştır. Ancak 2000 yılların başında göreve gelen Vladimir Putin, dünya siyasetinin tüm aktörleriyle iş birliğine yönelmiş, bu çerçevede Azerbaycan ile de ilişkilerini gün geçtikçe geliştirmeye çalışmıştır. Putin’in 9-11 Ocak 2001 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Azerbaycan ziyaretinde “Hazar’da İşbirliği Ortak Bildirisi” ve bakü Deklarasyonu’mun da aralarında yer aldığı çeşitli antlaşmalar imzalanmıştır.[7]  Rusya ve Azerbaycan Bakü Deklarasyonu’nda, BM’nin uluslararası sorunlarda ve çok kutuplu dünyada barış ve güvenliğin sağlanmasındaki rolünün güçlendirilmesine yardım edeceklerini vurgulamışlardır. Ayrıca taraflar, Kafkasya’daki barışın tesis adına devletlerin toprak bütünlüğünü, uluslararası sınırların dokunulmazlığını savundukların belirtmişlerdir. Bu gelişme ile Rusya’nın Karabağ sorunundaki Ermenistan’ı destekleyen tutumu hatırlandığında büyük önem arz etmektedir.

    27 Eylül 2020’de Ermenistan saldırısına karşı harekete geçen Azerbaycan Türkiye’nin de desteği ile Ermenistan’ı Dağlık Karabağ bölgesinde hezimete uğratarak 27 yıldır Ermeni işgalinde olan topraklarından Ermenistan güçlerini çıkarmıştır. Bu durum karşısında Rusya tarafların ateşkes yapması yönünde telkininde defalarca bulunmuş ve bölgede ki soruna barışçıl bir bakış açısı ile hareket etmiştir. 10 Kasım’da ki bildirinin imzalanması ile bölgede konuşlandırılacak barış güçlerinin çalışmalarını denetlemek için bir komuta-kontrol merkezinin bulunacağı ve bildirinin imzalanmasından itibaren Rusya ile Türkiye arasında söz konusu komuta-kontrol merkezinin oluşturulması ve bu kapsamda askeri-diplomatik yetkililerin görevlendirilmesi ile ilgili görüşmeler gerçekleşmiştir. Bu durumun gerçekleşmesi sonucu iki durum ortaya çıkmaktadır. Birincisi bölgede güçlenen bir Türkiye’nin varlığı ikincisi ise bölgeye ilgi duyan ABD, AB gibi oyuncuların etkisini kaybetmesidir. Bu tutum karşısındaki sonuç ABD ve AB karşısında tercihini bölge devleti Türkiye’yi tercih etmesinin bir göstergesidir. Çünkü, bölgede iyi ilişkiler kurduğu ve son zamanda bölgede etkisini daha çok hissettiren ve Batı çizgisinden uzaklaştığını düşünen bir devletin olması Rusya’nın bölgedeki etkinliğini ve konumuna tehdit unsuru oluşturmamaktadır.

    SONUÇ

     Rusya, Güney Kafkasya bölgesinin ana ve aktif oyuncularından biridir. Bu yüzden bölgedeki gelişmelere yeni bir yaklaşım ve yol haritası getirerek bölgedeki etkinliğini ve oyun kuruculuğunun azalmasını istememektedir. Batı ülkeleri, ABD ve NATO Rusya’nın arka bahçesi olarak gördüğü bölgeye girmeye çalışmakla Rusya’nın baskıcı olarak bakılmaktadır. Ancak bölgesel kriz yönetimi, bölgesel oyuncuların performansına bağlıdır ve bu oyuncuların çıkarları ve hedefleri doğrultusunda hareket etmesi önem arz etmektedir. Aksi durumda oyuncunun çıkarları ters yönde hareket ederek onları sıfır toplamlı bir oyuna götürme ihtimaller dahilindedir. Putin döneminde bölgesel gücünü tekrar toparlayan Rusya, sorunun kılcallarını doğru analiz ederek bölgesel güçlü ülkeler ile iş birliğini arttırmış ve soğuk savaş öncesi hâkim olduğu coğrafyada etkinliğini arttırarak bölgedeki daha önce kontrol ettiği ülkelerin tekrar uydusu konumuna getirmeyi hedeflemektedir.

                                                                                                                                                                                                      Nurullah Mustafa Yılmaz

                                                                                                                                                                                          Hasan Kalyoncu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler YL

    [1] Huseynov, T.(2010).Mountainous Karabakh: New paradigms for peace and development in the 21 st centruy. International Negotiation, 15(1),7-31

    [2] Ghavam,S.A:-A(2011). Globalization and the Third World (6th ed.) Tehran:Publications of the Ministry of Foreign Affairs.

    [3] Kurt,S.(2017). Dağlık karabağ Sorunu’nun Güvenlikleştirme Teorisi Çerçevesinde analizi. Güvenlik Bilimler Dergisi, no:6,S:2.

    [4] Croissant, M.P. (1997).US interests in the Caspian Sea Basin. Comparative Strategy, 16(4),353-367.

    [5] Blagov,S. (2007). Russia moves to repair ties with Azerbaijan.Eurasia Insight, 4.

    [6] Comal, g. (2013). Aliyev Father and son, different Looks at the Conflict. Osservatorio Balcani e  Caucaso.

    [7] İslamova, P. (2015). Hazar Deniznin statüsü Hakkında görüşmeler Ve bu sürecin Yerel Ve bölgesel enerji Güvenliğine Etkisi. 10(2)

  • 07 Kasım 2020, 17:32

    Yahudiler 19.yy sonlarında Rusya’da II.Aleksandr’ın öldürülmesiyle başlayan ve kısa sürede tüm Avrupa’ya ...

    Yahudiler 19.yy sonlarında Rusya’da II.Aleksandr’ın öldürülmesiyle başlayan ve kısa sürede tüm Avrupa’ya yayılan Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) neticesinde yeni bir yurt aramışlardır. Birçoğunun Amerika, Kanada gibi ülkelere göç ettiği bu süreçte bir kısım Yahudi de İngilizler sayesinde kutsal kitapları Tevrat’ta da vaat edildiğine inandıkları Filistin topraklarına yerleşmişlerdir. “Aliyah” olarak adlandırdıkları bu göçle bölgede güçlenen Yahudiler 1948 de İsrail Devletini kurmuşlardır.Kurdukları bu devletle son yüzyılda bölgenin siyasi ve demografik yapısında ciddi değişimlere sebep olan Yahudiler son on yılda Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Arap Devletlerinde rejimleri yerinde oynatan halk ayaklanmalarının doğal sebebi olarak görülmektedir.

    Aralık 2010’da Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve son on yılda Orta Doğu’da ve Afrika’nın kuzeyinde birçok ülkeyi etkileyen Arap baharının neticesinde gelinen noktada bölgede demokratik yapıya sahip bir çok Arap Devletinin hayali gerçekleşmeden suya düşmüştür. Mısır ve Tunus’taki rejimler seçimle başa gelse de demokratik yönetim şekli bilinen anlamıyla kavranmadığı için uygulamaya konulmamıştır. Suriye iç savaşa sürüklenmiş ve milyonlarca insan mülteci konumuna düşmüştür. Libya’da siyasi istikrar sağlanmadığı için resmen olmasa da fiilen üç ayrı bölgeye ayrılmıştır. Durum böyle iken bölgede her daim tehdit unsuru olarak görülen İsrail’in Arap Baharı öncesi ve sonrasındaki tavrı büyük önem arz etmektedir. Peki İsrail’in bölgedeki genel pozisyonu ve istikrarsızlık sonrası yol haritası nedir ?

    Arap Baharına başlangıçta temkinli yaklaşan İsrail, özellikle kuruluş aşamasından bu yana mücadele ettiği ve iki sınır ülkesi olan Mısır ve Suriye’deki yönetim değişikliği ile sonuçlanacak halk hareketini çeşitli boyutlarda kaygı ile karşılamıştır. Arap ülkelerinde gerçekleşen halk ayaklanmalarını yakından takip eden İsrail, “İslamcı” unsurların iktidarı ele geçirebileceği konusunda uluslararası karar alıcıları tedbir almaları yönünde uyarırken “İslamcı iktidarlardan” oluşan bir Orta Doğu’nun İsrail’in varoluşuna tehdit olarak görmüştür. Ayrıca, Arap ülkelerinin demokratikleşmesi ile uluslararası platformda kullandığı “bölgedeki tek demokratik ülke” argümanını kaybedeceğini düşünen İsrail, sokaktaki Arap halklarının yönetime dahil olması ile oluşacak yeni demokratik Arap iktidarlarının İsrail’le olan ilişkilerini temelden sorgulayacağı konusunda endişeleri bulunmaktaydı. Bunun en somut örneği, Mısır’da Camp David Antlaşması ve Hüsnü Mübarek’le geliştirilen ilişkilerin yeni gelecek İslamcı iktidar tarafından sorgulanacağı ve yeniden revize edileceği endişesini taşıyan İsrail; Mısır’da ki halk hareketini “küçük bir zümrenin aşırı istekleri” olarak tanımlamış ve Mübarek yönetimine destek vermiştir. İsrail Başbakanı Netanyahu, Mübarek’in istifasından hemen önce 2 Şubat 2011’de ki konuşmasında; demokratik bir Mısır’ın hiçbir zaman barışa tehdit olmayacağını aksine barışa katkı sunacağını belirtirken tek senaryonun bu olmadığı konusunda uyarmıştır. Aksi halde gelecek İslamcı bir yönetimin İran ile işbirliği yaparak bölgede ki barış ortamı için tehdit oluşturacağını vurgulamıştır.

    Mısır ile Camp David antlaşması ile güvence altına aldığı Mısır sınırı, 1994’te Ürdün’le imzalanan barış antlaşması ile güvenceye alınan Ürdün sınırı, İsrail’e karşı koyamayacak kadar askeri ve ekonomik olarak güçsüz olan Kuzey sınırındaki Suriye’deki Baas rejimi ve Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere bölgedeki bir çok Sünni devlet ile geliştirilen ilişkilerin Arap Baharı ile ortaya çıkacak yeni yönetimlerce sekteye uğratılmasından korkmuştur. Nitekim Mısır’daki Mursi rejiminin devrilmesinden, Libya’daki isyancı güç General Hafter’in desteklenmesine, Suriye’de kendine sadık örgütler eliyle Suriye iç savaşına dahil olmasından, İran’a karşı uluslararası platformlarda baskı ve yaptırımlar uygulanması için gösterdiği çabalar bölgede İsrail aleyhine gelişebilecek olaylara karşı alınan bir önlem olarak görülmektedir.

    Arap Baharı sonrası bölgede oluşan yeni denklemde sözde demokrasi hareketi olarak adlandırılan ve bölgenin genel sistematik yapısını kan ve göz yaşına çeviren ve ABD destekli İsrail Arap Baharı öncesi korkularını bir tarafa bırakarak oluşan kaotik ortamın yeniden dizaynı içerisinde olmaktadır. Bunun en somut örneği 2020 Ocak ayında ABD Başkanı Trump’ın desteği ile dünyaya duyurulan “Yüzyılın Planı” olarak adlandırılan Ortadoğu barış planıdır. Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgenin güçlü devletlerinin de yöneticilerinin desteğini alarak barış planı desteklenmektedir. Bu durum da istikrarsızlık içinde boğuşan bölgede ki kaotik ortamı daha derinleştirerek çözümsüzleştirmektedir. Bunun en somut örneğini Doğu Akdeniz’deki yaşanılan durum göstermektedir.

    Sonuç olarak unutulmamalıdır ki  Arap Baharı döneminde bölge devletlerinin rol model aldıkları Türkiye’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya daki duruşunu bölgesel tehdit olarak gören ve yapılan antlaşmalar ile Türkiye’yi istenmeyen ülke olarak ilan eden aklın yol haritasının sağlayacağı fayda hiç kuşkusuz İsrail ve yandaşlarının olacaktır.  

    Nurullah Mustafa YILMAZ

     Hasan Kalyoncu Üniversitesi/ Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler

  • 07 Kasım 2020, 17:30

       Çin ile ABD arasında Covid-19 salgınından önce de var olan gerginlik, salgın krizi ile daha da yükselmektedir.ABD Başkanı ...

       Çin ile ABD arasında Covid-19 salgınından önce de var olan gerginlik, salgın krizi ile daha da yükselmektedir.ABD Başkanı Trump, salgının çıkış noktası olan Çin’i önlem alıp dünyayı uyarmadığını hatta yaklaşmakta olan  ABD’de ki seçimlerine müdahil olmaya çalıştığını öne sürmektedir.Çin ise bu iddiaları red ederek ABD yönetiminin krizi iyi yönetemediği için hedef saptırmakla suçlamaktadır. Bu tutum kriz ile mücadele eden bir çok Batılı devletler tarafından da dile getirilerek özellikle Çin’in salgını bilerek yaydığını öne sürerek yaşanılan salgına harcadıkları paraların Çin tarafından karşılanması için davalar hazırlamaktadırlar. Durum böyle iken salgın ile birlikte Dünya yeni bir çift kutuplu dünyaya doğru evrilmektedir. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile tek kutuplu bir dünyaya doğru yönelen küresel sistem yaşanılan pandemi ile birlikte ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak bir gerilim hızlı bir ivme kazanmaktadır. Bu durum da ister istemez şu soruyu sorduruyor; yeni bir soğuk savaş dönemi mi başlıyor.

    Pew Araştırma Merkezi’nin son anketine göre, 2005 yılından beri Amerikan toplumu arasında ölçülen Çin karşıtlığı en yüksek seviyeye çıkmış durumdadır. Reuters’in haberine göre ise bürokratları tarafından Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e sunulan bir raporda, dünya genelinde Çin hakkında oluşan olumsuz algıların 1989’daki Tiananmen katliamı dönemindeki boyuta ulaştığı söyleniyor. Raporun sonunda ise ABD’nin Çin’deki komünist yönetimi sonlandırmaya kararlı olduğu yazıyor. Bu raporlar Soğuk Savaş dönemini fazlasıyla andırıyor. Beyaz Saray’da görev yapan eski bürokratlardan Clete Willems CNBC’ye verdiği mülakatta, “İnsanların bu terminolojiden rahatsız olduğunu biliyorum, ancak dürüst olmamız lazım ve bence yeni bir soğuk savaşın başlangıç aşamasındayız. Eğer dikkatli olmazsak her şey çok daha kötüye gidebilir” diyor. ABD-Çin İlişkileri Merkezi Direktörü Orville Schell ise soğuk savaşın başında olduğumuzu belirterek Çin’e karşı olan düşmanlık duygusunun her geçen gün yükseldiğini belirtiyor.

    Batı’nın Çin karşıtlığının artması ve oluşan kutuplaşma Sovyetler Birliği döneminde ki kutuplaşmadan  farklı bir konumdadır. Çünkü, Çin ekonomik, teknolojik ve stratejik ilerlemeler noktasından Batı’dan daha hızlı büyümekte ve küresel sistemde daha kilit noktada kendini konumlandırmaktadır. Bu yüzden şu an yaşanılan kutuplaşma da ABD’nin politikası kendisine yandaş bulabilecek hamleler ile Çin’i tek başına bırakabilmek. Fakat bu durumun gerçekleşmesi şu an için zor görünmektedir. Rusya ve İran,  Arap Baharı, Doğu Akdeniz, Yeni Ticaret yolları üzerine ortak hareket ederek mevcut ABD hegemonyasına karşı beraber durmaktadır. En önemli olanı ise, yaşanılan pandemi ile birlikte Batı’nın salgının Merkezi konuma gelmesi ve pandemi karşısında yönetimlerin yeterli önlemleri alamamasıdır. Bu durumda Batı halklarının ekonomik, sosyolojik ve psikolojik sorunların daha da derinleşmesine neden olmaktadır. Bu durumun sonucunda da kendi ülkelerinde ki mevcut sistem ve yöneticilere  karşı ayaklanmasına neden olmaktadır. 

    Bu nedenlerden dolayı ABD ile Çin arasında yaşanılan krizde Batı’nın Çin’i kontrol altına alabilmesini şu an için tek şartı kendi iç sorunlarını bir an önce çözebilmesidir.Aksi halde yaşanılan problemler çift kutuplu dünya sisteminden öte  özellikle Batı da Arap Baharı’na benzer bir devrime yol açabilir.

  • 07 Kasım 2020, 17:28

    GİRİŞ Her siyasal rejim, bir sosyal topluluk içindeki yönetenlerin örgütlenmesinden ve varlıklarından doğan sorulara verilen ...

    GİRİŞ

    Her siyasal rejim, bir sosyal topluluk içindeki yönetenlerin örgütlenmesinden ve varlıklarından doğan sorulara verilen cevaplar bütünüdür. Yönetenler nasıl seçilmiştir? Yönetim işlerini nasıl bölüşürler? Yönetilenler karşısında yetkililerin bir sınırı var mı? Yöneticilerin sınırlı yetkilerinin hesap verirliği var mı? Yöneticinin yönetilenlere karşı sorumluluk derecesi nedir? Bu soruların çözümleri iki büyük sınıfta toplanır: bu çözümlerin bir bölümü, yönetenlerin otoritesini yönetilenler özgürlüğü yararına sınırlayan demokratik eğilim, ötekiyse tersine, yönetenlerin otoritesini yönetilenlerin zararına güçlendiren otoriter eğilimdir. Bu çalışmada demokratik rejimler ile otoriter rejimlerin birey ile toplum ve bunların birbirleriyle ilişkileri konusu incelenecektir.

     DEMOKRASİ KAVRAMI

    Çağımızın en önemli özelliklerinden biri, tartışmasız, demokrasi düşüncesinin yayılması ve geniş bir uygulama alanı bulmasıdır. Bu hal, demokrasi konusunda bir görüş birliği olduğu anlamına da gelmemektedir. Demokrasi kavramını ilk olarak Antik Yunanlılar milattan önce 500 yıllarında Yunan literatürünü kullanarak ortaya atmış ve bu kavram günümüze kadar gelmiştir. Antik Yunanlılarda Demokrasi, diktatörlük ve tiranlığa karşı halkın kendi kendini yönetebileceği anlayışından ortaya çıkmıştır.[1] Demokrasinin sözcük anlamının incelenmesine “etimolojik demokrasi” veya “sözcük demokrasisi” denilmektedir. Yunan literatüründen gelen demokrasi ifadesi (demokratia) “demos”, halkı ifade ederken “kratos” ise hükmetmek, idare etmek anlamına gelmektedir. Sonu “krasi” ile biten bürokrasi, otokrasi, demokrasi gibi tüm terimler iktidar ve yönetme anlamındaki “kratos” kelimesinden türetilmiştir. Dolayısıyla demokrasi ifadesi en temel anlamıyla halkın idaresi halkın yönetimi anlamını bize vermektedir.

    İlk defa Yunanlı tarihçi Herodot tarafından kullanılan demokrasi ifadesi halkın yönetiminden

    ziyade Abraham Lincoln’ün ünlü demokrasi tanımında belirttiği şekilde halkın halk tarafından halk için yönetimi olarak yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle, ideal demokrasi halktan gelen bir hükümet, halk tarafından uygulanan bir hükümet ve bunu halk için yapan bir hükümettir. Buradaki yönetim kavramı temel siyasal kararları almak ve uygulamak anlamına gelmektedir.[2] Churchill ise demokrasiyi: “en iyi idare şekli değil, ama kötü tarafları en az olan idare şekli” olarak kabul etmiştir.

    Günümüzde, demokrasinin birbirine benzer bir çok tarifi üzerinde birleşmekten daha da önemli olanı, demokrasinin ifade ettiği kurumlar ve müesseselerde uzlaşma sağlamak ve bunları hayata geçirmek olmalıdır. Modern demokrasiler, birçok taraftan antik demokrasi deneyimlerinden ayrışmışlardır. Örnek olarak, toplumun büyüklüğü yönünden bir ölçek farkı söz konusudur. Devlet, ulus, halk, temsil, özgürlük, çoğulculuk, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar, modern demokrasilerde ortaya çıkan yeniliklerdir.

    DEMOKRATİK HÜKÜMET SİSTEMİ

    Günümüzde demokratik ülkelerde uygulanan üç temel hükümet sistemi olduğu görülmektedir. Bunlar, parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve yarı başkanlık sistemidir. Söz konusu modellerden en yaygını, özellikle Avrupa ülkelerinin çoğunda uygulanan parlamenter sistemdir. Başkanlık sisteminin uygulama alanı büyük ölçüde Amerika kıtasıdır. Bu kıtada bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yanı sıra pek çok Latin Amerika ülkesi de başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Yarı başkanlık ise aralarında Fransa ve Rusya’nın da bulunduğu az sayıda ülkede uygulanan bir hükümet sistemidir.

    Hükümet sistemlerinin her biri, demokratik idealler ve siyasal istikrarı sağlama açısından belirli olumlu ve olumsuz yönler taşırlar. Bu bakımdan, ülkelerin hemen hepsinde uygulanan sistemin değiştirilmesi veya reforma tabi tutulması yönünde ciddi tartışmalar bulunmaktadır. Siyasal sistemleri sınıflandırma çabası içine giren Aristoteles, her coğrafyanın kendi tarihsel gelişimi, iç ilişkileri ve siyasal kültürü doğrultusunda bir model oluşturduğunu ve bunların belirli açılardan farklılaştığını ifade etmiştir. Aristoteles, bu açıdan, her zaman ve her yerde geçerli olacak “ideal” bir yönetim biçiminin var olmadığını savunmuştur. Bu yaklaşımın farklı coğrafyalarda yaşanan somut örneklerle tarihsel olarak kanıtlandığı söylenebilir. Gerçekten de ülkelerin yönetim biçimleri, siyasal rejimleri ve hükümet sistemlerinin toplamından oluşan siyasal sistemlerinin özgün bir karakter yaşadığı söylenebilir. Dolayısıyla “en iyi” şeklinde nitelendirilebilecek tek bir sistemin olmadığı, ülkelerin tarihsel deneyimleri doğrultusunda şekillenen kendi iç koşullarına uygun modeli oluşturabilecekleri açıktır. Bu noktada, belirtilmesi gereken bir diğer konu, hükümet sistemine ilişkin tartışmaların yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum olmamasıdır. Hâlihazırda ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin tamamında, hâlihazırda uygulanan sistemin eksiklikleri üzerinde durulmakta ve değişiklik önerileri sıklıkla dile getirilmektedir.

    1.PARLAMENTER SISTEM

    Adından da anlaşılabileceği gibi parlamenter sistemde ağırlık yasama organında, yani parlamentodadır. Bu bakımdan, seçimlerden en fazla temsilciye sahip olarak çıkan partinin başkanı (parlamenter olması koşuluyla) hükümeti kurma hakkını elde eder (Bayraktar-Durgun 2019:29).[3] Başbakan, yine kendi partisi içinden ve böyle bir zorunluluk bulunmamasına rağmen teamül olarak genellikle parlamenterler arasından bakanlar seçer. Bakanlar, hem parlamentoya hem de başbakana karşı sorumludur. Hükümet, müşterek sorumluluk esasına göre çalışır ve bu bağlamda başbakanın asıl konumu “eşitler arasında birinci” (primusinterpares) olmaktır. Ancak uygulamada, sistemin yürürlükte olduğu her yerde, başbakanın tüm bakanlardan daha

    üst bir konumda olduğu görülmektedir. Parlamenter sistemde devlet ve hükümet başkanı birbirinden ayrı isimlerdir. Devlet başkanı (rejime göre kral veya cumhurbaşkanı) daha çok sembolik bir role sahipken asıl yetki ve sorumluluk parlamentodan çıkan başbakana aittir. Yürütmenin resmî başı, eğer rejim monarşik değilse, genellikle parlamento tarafından seçilir, tarafsız olarak kabul edilir ve siyasal açıdan sorumsuzluğa sahiptir. Bu sistemde, devlet başkanı, ilke olarak parlamento tarafından kendisine gönderilen yasaları veto etme yetkisine sahip olmasına rağmen bu yetkisini istisnai durumlarda kullanır. Yasalaşan metinlerin genellikle hükümet tarafından gönderildiği düşünüldüğünde başbakanın istediği bir yasanın kabul edilmemesi ya da bunun tam tersi şekilde istemediği bir yasanın çıkması ihtimalinin oldukça düşük olduğu söylenebilir. Buna karşılık, parlamenter sistemde, hükümet, göreve başlamadan önce meclisten güvenoyu almak zorundadır. Yine görev süresinde herhangi bir bakan ya da hükümetin tamamı parlamento tarafından güvensizlik oyu verilerek düşürülebilir. Bu durum, parlamenterlerin başbakana veya bakanlara yönelik gensoru önergeleri vermeleri ya da siyasal bir kriz yaşayan hükümetin parlamentodan güvenoyu istemesi durumunda yaşanır. Diğer taraftan, hükümetin parlamentoyu feshetme yetkisi bulunmaz. Bu yetki, yalnızca bazı ülkelerde ve çok nadir durumlarda kullanılmak kaydıyla devlet başkanına verilmiştir. Devlet başkanının ilke olarak tarafsız olması, söz konusu yetkisini objektif şekilde ve ancak gerektiği durumda kullanacağının güvencesi olarak görülür.

    Parlamenter sistemin genel özellikleri;

    *Yürütme işlevi iki ayrı organ tarafından yerine getirilir. Bu organlar ‘devlet başkanı’ ve ‘bakanlar kuruludur’.

    *Devletin başı ve hükümetin başı farklı isimlerdir.

    *Monarşilerde devlet başkanına kral, prens, imparator vb, cumhuriyette cumhurbaşkanı adını alır.

    *Devlet başkanının rolü semboliktir.(yetkileri azdır)

    *Devlet başkanını parlamento seçer.

    *Yürütme işlevini hükümet başkanı ve bakanlar kurulu yürütür.

    *Başbakan meclis içerisinden seçilir.

    *Yürütme organı, göreve başlamak için yasamanın güvenoyuna ihtiyaç duyar.

    *Devlet başkanı belirli şartlarda meclisi feshedebilme yetkisine sahiptir.

    *Devlet başkanı siyasi olarak sorumsuzdur. Görevden alınamaz.

    *Bakanlar kurulu parlamentoya karşı sorumludur.

    *Bazı ülkelerde çift meclis bulunabilir. Örneğin İngiltere’deki Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası.

    *Tek başına başa gelen parti yasama ve yürütme güçlerini birleştirebilir ve keyfi uygulamalara gidebilir. Burada

    ortaya sivil toplum bilincinin güçlü olması zorunluluğu çıkar.

    Parlamenter sistem, kendi içinde demokrasi ve istikrar dengesi bakımından bazı sorunlar yaratabilir. Demokrasinin temelindeki çoğulculuk ve müzakere kültürü istikrarın zayıflaması ve karar alma süreçlerinin yavaşlaması yönünde olumsuz bir etkiye neden olabilir. Bu bağlamda, sisteme yöneltilen eleştirilerin uygulanan ülkedeki demokrasi kültürü ile yakından bağlantılı olduğu söylenebilir. Örneğin İngiltere’de sisteme yönelik en önemli eleştiriler, tek bir partinin yönetmesinden dolayı kararların daha az tartışılmasından kaynaklanır. Diğer pek çok ülkede ise uzun süren koalisyon hükümetleri siyasal istikrarsızlığa neden olduğundan eleştiriler, parlamenter sistemin karar alınmasını iyice zorlaştırmasına ve bu nedenle etkili bir yönetim sergilenememesine odaklanmaktadır.

    2. BAŞKANLIK SISTEMI

    Başkanlık sistemi, günümüzde, doğduğu ülke ABD başta olmak üzere genellikle Amerika kıtasındaki ülkelerde uygulanmaktadır. Başkanlık sisteminde asıl güç, parlamentarizmin aksine başkanın elindedir. Halk tarafından doğrudan seçilen başkan, hem devletin hem de hükümetin yani yürütmenin tek başıdır. Ayrı bir başbakanlık makamı bulunmaz. Başkan, seçmenler tarafından seçildiği için parlamentodan ayrıca güvenoyu alması gerekmez. Bakanlar, doğrudan başkan tarafından atanır ve görevden alınır. Bunlar doğrudan başkana bağlıdır ve parlamenter sisteme göre yetkileri oldukça azdır (Kuzu 2011: 22)[4]. Bu bağlamda, bakanları başkanın belirli konularda yetkilendirdiği sekreterleri veya özel temsilcileri olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Parlamentonun bakanlar üzerindeki denetim yetkisi oldukça sınırlıdır. Başkan gibi bakanların da parlamento tarafından gensoru yoluyla denetlenmesi veya güvensizlik oyuyla düşürülmesi mümkün değildir. Bakanların yanında büyükelçiler başta olmak üzere diğer pek çok üst düzey yönetici de başkan tarafından atanır ve teamül olarak başkanın görev süresinde görev yapar (Heywood 2007: 477).[5] Ayrıca kendi görevi süresinde Yüksek Mahkeme (Supreme Court) üyeliklerinde boşalma olması halinde başkan buraya da atama yapar. ABD başta olmak üzere sistemin uygulandığı pek çok ülkede iki meclisli bir yapı vardır. Parlamento seçimleri, başkanlık seçiminden farklı tarihlerde yapılır. Bu şekilde, başkan ile parlamentonun farklı siyasal eğilimlere ve partilere mensup olmasının önü açılır. Böylesi bir yaklaşım demokrasi ideallerinin hayata geçmesi bakımından uygulanan fren ve denge (checkandbalance) anlayışıyla yakından ilişkilidir (Jones 2005: 4).[6] Buna karşılık, yasama gücünü kullanan parlamentonun başkanı görevden alma ya da tam tersine başkanın parlamentoyu feshetme yetkisi yoktur.

     Başkanlık sisteminin genel özellikleri;

    *Başbakan yürütme organının başıdır ve doğrudan halk tarafından seçilir.

    *Parlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duyulmaz.

    *Yasama ve yürütme organları arasında kesin bir ayrılık vardır.

    *Başbakan istisnai durumlar dışında görevi bitmeden ya da istifa etmeden iş başından uzaklaştırılamaz.

    *Başbakan yasam organını feshedemez.

    *Hükümet üyeler genellikle parlamentoda yer almaz, doğrudan başbakana bağlı ve ona karşı sorumludurlar ve doğrudan onun tarafından atanırlar.

    *Bu sitemin en yetkin örneği ABD’de görülür. Yürütme yetkisi başkana, yasama yetkisi Senato ve Temsilciler

    Meclisinden oluşan Kongre’ye aittir.

    *Yargı yetkisini yüksek mahkemeler ve alt mahkemeler kullanır.

    *İki dereceli seçim sistemi ile 4 yıl süre ile 2 dönemlik seçilir.

    *Erken seçim yoktur.

    *Başkan yasaları veto etme hakkına sahiptir. Kongre o yasayı tekrar çıkarabilmesi için 3/2 oranında çoğunluğu oluşturması gerekiyor.

    *Siyasi istikrarın sağlanması ve sürdürülmesi konusunda parlamenter sisteme göre daha avantajlıdır.

    *Etkin bir yönetim ve hızlı karar alma konusunda da avantajlıdır.

    *Demokrasiye daha uygudur.

    *En büyük dezavantajı ise yetkilerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanılma riskinin olması.

    3. YARI BAŞKANLIK SISTEMI

    Bundan önce özellikleri anlatılan diğer iki hükümet sistemiyle karşılaştırıldığında yarı başkanlığın hem nispeten yeni hem de uygulama alanı daha sınırlı bir model olduğu görülmektedir. Yarı başkanlık sistemi İkinci Dünya Savaşından sonra Fransa’da ortaya çıkmıştır. Fransa’da doğan sistem, günümüzde belirli değişikliklerle başka ülkelerde de uygulanmaktadır. Rusya, Finlandiya, Avusturya, Portekiz, İzlanda ve İrlanda gibi ülkeler yarı başkanlık sistemini kullanmaktadır. Ancak bu sistemin uygulaması bakımından ülkelerde çeşitli farklılıklar olduğu görülmektedir. Avusturya, İrlanda ve İzlanda gibi ülkeler, ilke olarak yarı başkanlıkla yönetilmelerine rağmen devlet başkanı sembolik bir nitelik taşır ve asıl yetki başbakandadır. Rusya dışındaki diğer ülkelerde yürütmenin her iki unsuru bir güç dengesi meydana getirmiştir. Rusya’da ve sistemin Fransa’daki ilk uygulamasında ise devlet başkanı başbakana göre daha fazla yetkiye sahip olmuştur.

    Yarı başkanlık sisteminin genel özellikleri;

    *Parlamenter sistem ile başkanlık sisteminin her ikisinden de özellikler almıştır.

    *En iyi örneği Fransa’da görülür. Sistemi siyaset kuramına ve pratiğine uygulan ülkedir.

    *Yürütme organı parlamenter sistemdeki gibi iki başlıdır.

    *Devlet başkanı sembolik değil hükümet ile yürütme organını ortaklaşa kullanır.

    *Cumhurbaşkanının oldukça geniş bir yetki çerçevesi vardır.

    *Cumhurbaşkanı başbakanı ve başbakanın önerisi üzerine bakanları atar.

    *Üst düzey yöneticilerin çoğunu da cumhurbaşkanı atar.

    *Meclisi dağıtma yetkisine sahiptir.

    *Cumhurbaşkanı siyasi olarak sorumsuzdur.

    *Devlet başkanı bazı durumlarda tek başına karar alırken bazı durumlarda ilgili bakanın

      imzası ve sorumluluğuyla da karar alabilir.

    * Kurulunun gerçek başı cumhurbaşkanıdır.

    *Cumhurbaşkanı yazılı olarak başbakana vekâlet verir ve başbakan toplantılara başkanlık yapar.

    *Cumhurbaşkanının katılmadığı toplantılar anayasaya göre geçersizdir.

    *Başbakan ve bakanlar kurulunun yetkileri azdır.

    *Yürütmedeki iki başlılık yüzünden sistemin kilitlenme noktasına gelmesi riski vardır.

    *Yönetimde farklı siyasi görüşlerin etkin olabilmesi yüzünden gerilim yaşanabilir.

    *Başbakanın otoriter eğilimler içine girmesinin önü kapanmıştır.

    Yarı başkanlık, demokrasiden taviz vermeden siyasal istikrarı sağlamak için oluşturulmuş bir hükümet sistemidir. Ancak diğer iki sistem için söz konusu olan sorunlar, yarı başkanlık için de geçerlidir. Burada ilk sorun olarak devlet başkanının üstün konumuna değinilebilir. Yarı başkanlık sisteminde kendisi istifa etmediği takdirde devlet başkanının görevden alınması mümkün değildir. Buna karşılık, devlet başkanının parlamentoyu feshetme gibi bir hakkı vardır. Aynı zamanda hükümet, parlamento tarafından da güvensizlik oyuyla düşürülebilir. Dolayısıyla devlet başkanı ile parlamentonun ve dolayısıyla başbakanın farklı partilerden olması durumunda sistemin kilitlenmesi tehlikesi vardır (Yazıcı 2011: 108).[7] Bu durumda yapılması gereken, devlet başkanının daha az yetkiye razı olmasıdır. Ancak bu durumda da yarı başkanlık anlamını kaybedecek ve parlamentarizme dönüşecektir. Ayrıca devlet başkanı ve başbakanın her ikisi de meşruluklarını doğrudan halktan aldıkları için birini daha az yetki kullanmaya razı etmeye çalışmak doğru olmayacaktır. Bunların tam tersi bir durum olarak her iki unsurun aynı partiden olması durumunda da otoriterleşme eğiliminin doğması söz konusudur. De Gaulle döneminde yaşandığı gibi güçlü bir devlet başkanı tüm iktidarı kendi eline alıp kendisinin atayacağı başbakanı sembolik bir konuma düşürebilecektir.[8]

    OTORİTER REJİMLER

    Otoriter rejim türlerini dört ana başlık altında ele alabiliriz. Baktığımızda şu şekilde sıralayabiliriz: Askeri cunta yönetimi, tek parti yönetimi, üçüncü dünya ülkelerindeki diğer tek parti rejimleri ve melez yönetimlerdir. Askeri cunta yönetimi uygulanan ülkede siyasal parti yoktur. Yönetim ve politikalar ordu veya ordu içindeki bir grup subayın elindedir. Tek Parti Yönetimi, otoriter rejim türlerini karşılaştırdığımızda en esnek ve en istikrarlı yönetim biçimidir. Tek bir parti devletin yasama, yürütme ve yargı yolları mutlak biçimde denetlenir ve işletilir. Bir bakıma partinin devlete eşanlamlı hale gelir. Tek parti rejimlerini içinde şu ikiye ayırabiliriz: Komünist rejimler ve üçüncü dünya ülkelerindeki diğer tek parti rejimleri. Komünist rejimler, ülkedeki ekonomik ve sosyokültürel yatırımların devlet tüzel kişisi tarafından planlanıp, yapıldığı ve sermaye araçlarının çoğunlukla devletin sahip olduğu bir yönetim şekli olarak karşımıza çıkar. Üçüncü Dünya Ülkelerindeki Diğer Tek Parti Rejimleri, üçüncü dünya ülkelerindeki tek parti rejimleri ülkenin kalkınma önceliklerini ve modernleşmesini meşrulaştırırlar. Lider Temelli Dikta Yönetimi, diktatörün yani baştaki tek adamın her konuda mutlak hakimiyeti bulunmakta ve devletteki bütün kilit kararlar diktatör ve yakın çevresi tarafından verilmektedir. Diktatörlükleri tek parti ve askeri cunta yönetimlerinden farkına baktığımızda bu iki kurumun diktatörün siyasal erkini kontrol veya tehdit edecek kadar etkili olmayışı dikkat çekmektedir. Beklenmedik olaylar ve kişisel karizma sonucu bir lider başa diktatör olarak gelebilir. İktidara gelen diktatör hileye başvurabilir. Patronaj sistemi ve neo patrimonyal rejimler görülmektedir. Patronaj sistemi, bir siyasal liderin politik gelecek kaygısıyla kişi ve zümrelere devletin kaynaklarını kullanarak maddi kazanç sağlamasıdır. Neopatrimonyal rejim ise liderin bir taraftan kamu kaynaklarının kullanımı üzerinde sınırsız yetkisi bulunduğu, diğer taraftan da bu gücün akraba ve tanıdıkları kayırmak için kullanıldığı bir rejim olarak gözlemlenmektedir. Diğer dikta rejimlerinden ayrılan yanı neopatrimonyal liderlerin siyasal gücü elinde tutmak için yasama-yürütme-yargıyı bilerek güçlendirmemesidir. Melez Yönetimler, Otoriter rejimler askeri cunta, tek parti ve dikta şeklinde ayrılmış olsa da bu üç türün özelliklerini kısmen içinde barındıran rejimler de bulunmaktadır. Askeri cunta, tek parti ve dikta rejimleri olarak üç rejiminde özelliklerini içinde barındıran otoriter rejim türlerine melez rejimler olarak kaşımıza çıkar. Melez rejimler arasında en sık görülen ise ordu-diktatörlük karşımı rejimlerdir.

    SONUÇ

    Kurumsal sınırlamalar açısından, demokratik rejimler güçler ayrılığı ilkesine sahiptir ve kaar verme sürecinde çok sayıda aktör yer almaktadır. Bu nedenle, karar verme yetkisi, demokratik kurumlar arasında dağıtılmıştır. Kendi görevlerini ifa eden ve diğer kurumları sınırlama üzere tasarlanan bu kurumlar da, birbirlerini dengelemekte ve kontrol altında tutmaktadır. Böylece, anayasal kontrol ve denge anlayışının varlığı, karar vericinin dramatik tedbirler almasını engellemektedir. Ayrıca demokratik yönetimlerde, karar verici, diğer aktörlerin ve sosyal grupların desteğini de almak zorundadır. Çünkü, karar verici, hem karar alabilmek hem de aldığı kararın meşruiyetini sağlamak açısından bu grupların desteğine ihtiyaç duymaktadır. Demokratik rejimler, toplumsal etkilere açıktır. Kamuoyuna politikalarından ötürü, seçimler kanalıyla hesap vermek zorundadır. Bu neden kara vericiler vatandaşların taleplerine duyarlı olmak zorundadır. Ancak, otoriter rejimler ise demokratik rejimlerin aksine karar alırken daha fazla serbestliğe sahiptir. Çünkü, otoriter lider, kurumsal sınırlamalar ile karşılaşmaz. Bu nedenle kararları daha çok lider almaktadır. Zaten, bu rejimlere yönelik olarak yapılacak iç eleştiriler hem tehlikelidir hem de risklidir. Ancak, otoriter rejimlere karşı demokratik yönetimlerin tutumları oldukça farklıdır. Eğer demokratik yönerim , demokratik olmayan rejimler ile çatışma içerisindeyse, demokratik rejim, anarşik uluslararası sistemin daa saldırgan normlarına başvuracaktır ki, hayatta kalma anarşik uluslararası sistemde daha zordur.

     

    KAYNAKÇA

    Dahl, Robert A, On Democracy, New Haven London, Yale University Press, 2000.

    Geddes, Barbara, “What Causes Democratizations ?” The Oxford Handbook of Comparative Politicsder, Carles Boix, Susan C. Stokes, Oxford, Oxford Univ. Press, 2007.

    Bayraktar-Durgun, Gonca (2012). “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı”, (der. Burhan Aykaç ve Şenol Durgun), Çağdaş Devlet Sistemleri, (Ankara: Binyıl Yayınları).

    Kuzu, Burhan (2011), Her Yönü İle Başkanlık Sistemi, (İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılık).

    Heywood, Andrew (2007), Siyaset, (Ankara: Adres Yayınları), (Çev. Bekir Berat Özipek vd.).

    Jones, Charles (2005), ThePresidency in a SeparatedSystem, (Washington: TheBrookingsInstitution).

    Yazıcı, Serap (2011), Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, 2. Baskı, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları).

    Hekimoğlu, Mehmet Merdan (2009), Anayasa Hukukunda Karşılaştırmalı “Demokratik Hükümet Sistemleri” ve Türkiye, (Ankara: Detay Yayınları).

     


    [1] Dahl, Robert A, On Democracy, New Haven London, Yale University Press, 2000.

    [2] Geddes, Barbara, “What Causes Democratizations ?” The Oxford Handbook of Comparative Politicsder, Carles Boix, Susan C. Stokes, Oxford, Oxford Univ. Press, 2007.

    [3] Bayraktar-Durgun, Gonca (2012). “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı”, (der. Burhan Aykaç ve Şenol Durgun), Çağdaş Devlet Sistemleri, (Ankara: Binyıl Yayınları).

    [4] Kuzu, Burhan (2011), Her Yönü İle Başkanlık Sistemi, (İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılık).

    [5] Heywood, Andrew (2007), Siyaset, (Ankara: Adres Yayınları), (Çev. Bekir Berat Özipek vd.).

    [6] Jones, Charles (2005), ThePresidency in a SeparatedSystem, (Washington: TheBrookingsInstitution).

    [7] Yazıcı, Serap (2011), Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, 2. Baskı, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları).

    [8] Hekimoğlu, Mehmet Merdan (2009), Anayasa Hukukunda Karşılaştırmalı “Demokratik Hükümet Sistemleri” ve Türkiye, (Ankara: Detay Yayınları).

  • 07 Kasım 2020, 17:23

    Değişim insanlık tarihinin her anında var olmuştur. Kimi zaman planlı ve programlı değişim ve dönüşüm gerçekleşirken kimi ...

    Değişim insanlık tarihinin her anında var olmuştur. Kimi zaman planlı ve programlı değişim ve dönüşüm gerçekleşirken kimi zamanda beklenmedik bir anda değişimin fitili ateşlenerek sonu öngörülmeyen bir zamana uyanılmıştır.Planlı ve programlı dönüşümler kontrollü olduğundan değişim sonrası süreç için öngörülebilir fikirler oluşturabilirken beklenmedik bir anda başlatılan değişim için bu durum mümkün değildir.İçinde bulunduğumuz zaman insanlık ikinci durumda ki gibi beklenmedik bir anda bilinmedik ve gözle görülmeyen bir virüs salgını ile karşılaşarak tüm günlük alışkanlıkları ve yaşantıları ani bir değişim gerçekleşerek sonucu belli olmayan bir yöne doğru evrilmektedir. Bu durum insanlık tarihinde daha önce ki zamanlarda da karşılaşılmış ve milyonlarca insanın hayatını etkileyerek insanlığı yeni bir dünyaya uyandırmıştır.Hal böyle iken yaşanılan duruma bakarak gelecek hakkında fikir beyan edilebilir ve bu fikirler doğrultusunda programlar oluşturarak yeni dünya sisteminde toplumlar kendi konumlarını koruya bilir mi? Bu soru  her gün TV ekranlarında bir çok programda da konuşulup tartışılmakta ve kamuoyunun zihinlerinde uyanacağımız yeni dünya hakkında iddialar atılmaktadır.Konuşulanlara bakıldığında yeni dünyanın kodu DİJİTALEŞME. Yani dijitalleşme hayatın her alanında söz sahibi olarak insanlığın eksenini internetin, teknolojinin ve dijital dünyanın belirleyeceği yeni bir çağ.

     Salgın ile birlikte ülkeler salgını kontrol altına almak adına tüm sosyal hayatı etkileyen kurallar koyarak vatandaşlarının günlük yaşantılarının evlerinde geçirmelerini istemiş ve bu durumda hayatın devamlılığı adına toplumu dijital dünyaya yönlendirmiştir. Online dersler, homeofis çalışma, telekonferanslar vb.bir çok durum için tek çözüm internet ortamı olmuştur. Bu durumda ortaya atılan Dijital dünyanın ayak sesleri olarak yorumlanmaktadır. Peki bu durum sonucunda nasıl bir dünyaya uyanacağız?

    • Öncelikle yaşamsal döngünün devam edebilmesi adına gıda güvenliği daha çok önem kazanacağı ve dijitalleşen dünya ile birlikte tarımsal teknolojide önem kazanacaktır. Her ülke kendine yetecek şekilde tarımsal üretim endeksini oluşturmak zorundadır.
    • Eğitim sistemi son zamanlarda dijitalleşme ön planda tutulmaktaydı ve bu durum daha ileri boyuta giderek dijital okullar ve diplomalar hayatımıza girebilir.
    • İlerleyen teknoloji ile devletlerin alışılmış güvenlik perspektifi değişkenlik göstererek siber güvenlik kavramı ile saldırılara karşı önlemler alınmıştı. Salgın sonrası daha çok etkin olunan sanal dünyanın güvenliği için siber güvenlik önlemleri daha çok önem arz edecektir.
    • Salgın döneminde başarılı olmayan liderler ilk seçim ile birlikte değişkenlik gösterebilir.Bu savın gerçekleşip gerçekleşmeceğini ABD seçimlerinde görebiliriz.

    Bu durumlar daha çok eklenebilir fakat en önemlisi ise, Covid-19 sonrası oluşacak yeni dünyanın insanlık açısından fayda sağlayıp sağlamamasının temeli zihinlerdeki kötülükleri temizlemektir.Aksi halde sistem insanlığın yaşamayacağı bir yapıya dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

  • 07 Kasım 2020, 17:22

    2019 yılının Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve an itibariyle 300 binden fazla insana bulaşan, 13 binin ...

    2019 yılının Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve an itibariyle 300 binden fazla insana bulaşan, 13 binin üzerinde bireyin ölmesine neden olan virüs  hızlı bir şekilde dünyaya yayılmaktadır. Bir çok devlet adamı, bilim adamı, ekonomist, stratejistler ise bu durumun kontrol altına alınmaması durumunda dünya genelinde daha kötü sonuçlar doğuracağını ve biraz daha ileri giderek virüs sonrası dünya yeni bir sisteme uyanacağını iddia etmektedirler. Bu durum dünyanın her bölgesini doğrudan etkilediği gibi 2010 yılında sözde “demokrasi” ve “özgürlük” kazandırılması olarak başlatılan Batı destekli halk hareketinin yaşandığı Ortadoğu’yu da etkilemektedir. Fakat bölgenin içinde bulunduğu durumdan ötürü genel anlamda son durum ile ilgili net bir bilgi alınmamaktadır ve bu virüsün etkisi ile birlikte bölge halklarının durumları daha da kötüleştiği düşünülmektedir.

    Peki salgın Ortadoğu’yu nasıl etkiler? Bu durumu üç madde üzerinden hareketle inceleyebiliriz. 

    1. Arap Baharı sonrası bir çok devlette idari boşluk oluşması hatta devlet kavramının yok olması.

    2. Özellikle körfez ülkelerinin ve bölgenin ekonomik kaynağı Petrol fiyatlarının düşmesi ile birlikte bölgenin büyük bir ekonomik soruna neden olması.

    3. İç karışıklık ve petrol fiyatlarının düşmesi ayrıca üretim ekonomisine sahip olmadıklarından bölgede gıda güvenliğinin azalması.

    Öncelikle Arap Baharı sonrası bir çok devlette siyasal sistem boşluğu doğmuş ve devlet mekanizmaları ise tamamen yerle bir edilmiştir. Hal böyle iken virüsün halk arasında yayılması diğer coğrafya devletleri gibi devlet desteğinin olmayışı bölgede yaşayan insanları iç savaşın yanında virüs ile de tek başına mücadele edeceğini göstermektedir. Ayrıca uluslararası örgütlerin gündeminde sadece virüs salgının olması ve bu virüsün özellikle Batı merkezine yerleşmesi ise bölgeyi tamamen yanlızlık kaderine tayin etmektedir. Diğer durum ise son zamanlarda özellikle ABD destekli Suudlar ile Rusya arasında yaşanılan Petrol savaşının sonucu bölgede ki ekonomik dengenin bozularak, zengin körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgede çok sert ekonomik sorunlar yaşanmaktadır. Bu sürecin devam etmesi ile birlikte daha kötü sonuçların doğması da aşikardır. Hem iç karışıklık hem de ekonomik problem hem de uluslarası örgütlere finansal destek sağlayan devletlerin içerisinde yaşanılan coronavirüs salgını bölge de yaşayan halkların özellikle devlet kavramının olmadığı ülkelerde ciddi gıda sorununun oluşması beklenmektedir. Bu durum son 10 yıl da yaşanılan iç savaş sonrası ölümlerden daha çok olması ayrıca dünya üzerinde virüs salgının sürekli tehdit oluşmasına neden olacaktır.

    Durum böyle iken özellikle özellikle bölgede ki liderlerin insiyatif alarak kötü sonuçların yaşanmaması adına adım atmaları gerekmektedir. Bu durumun çözülmeden kendi başına bırakılması ise sadece bölgeyi değil Dünya’nın çözemeyeceği bir sorun haline tam manası ile dönüşecektir.

    NURULLAH MUSTAFA YILMAZ

         EĞİTİMCİ/MÜHENDİS

  • 07 Kasım 2020, 17:20

             Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, ...

             Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Felix Tshisekedi, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, BM'nin Libya Temsilcisi Ghassan Salame ile Afrika Birliği ve Arap Ligi temsilcileri ayrıca Çin'den Çin Komünist Partisi (ÇKP) Dışişleri Çalışma Komitesi Ofisi Başkanı Yang Cieçı'nın, Birleşik Arap Emirliklerin (BAE) den Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid Al Nahyan temsil ettiği konferans 19 Ocak 2020 tarihinde Almanya’nın başkenti Berlin’de Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ev sahipliğini yaptığı konferans ,  Libya’daki iç savaşın sona ermesi karşılıklı taraflar arasında ki güven ortamının tesis edilmesi için bir yol haritası belirlemek üzere toplanıldı. Zirvenin başında masada yer almayan Serrac ve Hafter’in konferans sırasında ayrı ayrı salona alınarak dinlenmesi öngörüldü ve BM tarafından tanınan UMH’yi başta Türkiye olmak üzere İtalya ve Cezayir, Hafter’i ise Rusya, Fransa, BAE ve Mısır’ın desteklediği taraflar konferansa ayrı ayrı katıldı ve talepleri dinlenildi.
    Böyle bir ortamda tarafların talepleri;
    UMH cephesi; Silah desteğinin durdurulması, Libya’nın meşru hükümetinin tanınması, Libya’nın enerji kaynaklarının yabancı ülkelere verilmemesi ve Hafter milislerinin meşru hükümete karşı illegal bir savaşın neticesinde ele geçirilen topraklardan geri çekilmesi.
    Hafter cephesi;   UMH kontrolünde ki Libya Merkez Bankasının yönetimine Hafter güçlerinin dahil edilmesi, ateşkes antlaşması durumunda UMH’ye bağlı milislerin silahsızlandırılması, Hafter’e bağlı silahlı milislerin Trablus’da konuşlandırılması ve muhtemel bir siyasi çözüm sonucunda Hafter’in silah gücüyle sağladığı toprak kazanımları ile direkt orantılı olarak siyasi güç elde etmesi olarak sıralanıyor.
    Böyle bir ortamda konferans sonucu sonuç bildirgesini imzalayan ülkeler ve kuruluşlar tarafından önemli kararlar alındı ve bunları kısaca şöyle özetleye biliriz.
    •Libya’nın egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve ulusal birliğine kuvvetle bağlı olduğunu teyit etti.
    •Silahlı çatışma veya Libya’nın iç işlerine karışmaktan kaçınma sözü verildi.
    •Silahlı grupların ve milislerin dağıtılması için güvenilir, doğrulanabilir karşılıklı adımlar atılması çağrısı yapıldı.
    •Libya’nın tamamında ateşkesin başlamasından itibaren tüm askeri faaliyetlere son verilmesi istendi.
    •Ateşkes düzenlemelerini ihlal ettiği tespit edilen kişilere uygun yaptırımların uygulanması çağrısında bulunuldu.
    •BM’nin silah ambargosu kararını uyma taahhüdünde bulunuldu.
    •Faal bir başkanlık konseyi kurulması ve Temsilciler Meclisi tarafından onaylanan tek,birleşik, kapsayıcı ve etkili bir Libya hükümeti kurulması istendi.
    •Geçiş sürecinin ‘özgür, adil, kapsayıcı ve inanılır parlemento ve başkanlık seçimleriyle’ sona erdirilmesi istendi
    •Metinde öngörülen hususların hayata geçirilmesini takip edecek ve gerektiğinde nüfuz kullanacak Uluslararası Takip Komitesi (IFC) kurulması kararlaştırıldı.                 
     
    Konferansın sonucunda şu dört analizi iyi kavramak gerekiyor;
     
    1.Berlin zirvesinin kararlarında, siyasi sürecin ne zaman başlanacağı dair somut bir madde bulunmamaktadır. Ancak BM genel sekreteri Antonio Guterres zirvenin ardında ki açıklamasında tarafların belirleyeceği beşer kişilik delegasyon gelecek birkaç gün içinde İsviçre’nin Cenevre kentinde görüşeceğini ifade etti. Burada ki sonuç şu aslında siyasi süreçten önce mevcut ateşkesin sürekliliğini sağlamak adına krizin askeri boyutunun bir an evvel çözülmesi boyutuna odaklanacağı aşikar. Siyasi birliğin oluşması kısa sürede gerçekleşeceği ufukta görünmemektedir.
     
    2. Konferans sonunda katılan ülke temsilcilerinin açıklamalarından en kritik olan ABD dış işleri bakanı Mike Pompeo; “Artık daha az şiddet olacağı konusunda ümitliyim. Amerika’nın Libya’da terörle mücadele bakımından çıkarları var. Ayrıca Libya’da önemli enerji fırsatları mevcut”. Bu açıklama Berlin Konferansının sonucunun analizi için yeterli aslında.
     
    3.Fakat diğer bir durum ise Almanya’nın Libya’da ki barışın sağlanması için lider rol üstlenmesinin temel sebeplerinden biri tabi ki ekonomik. 2018 rakamlarına göre Almanya’nın üçüncü büyük petrol tedarikçisinin, Rusya ve Norveç’in ardından Libya olduğu görülür. Enerji konusunda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltma arayışı içerisinde olan Berlin için Akdeniz’in hemen öte yakasında bulunan ve dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 4,5’ine sahip olan Libya çok önemli bir tedarikçidir. Ayrıca Alman Wintershall Dea şirketinin Libya’daki en büyük petrol üreticilerinden biri olduğu ve bu ülkedeki yaklaşık 2 milyar avronun üzerindeki yatırımlarını korumak için Alman hükûmetine Libya konusunda daha aktif olması için baskı yaptığı biliniyor. Avrupa’ya yönelik mülteci akınından en fazla olumsuz etkilenen ülkelerin başında gelen Almanya, Libya’daki iç savaşın doğurduğu istikrarsızlığın bu ülkeyi mülteciler için Kuzey Afrika’daki en önemli güzergâh yaptığını gördüğü için Libya krizinin bir an önce çözülmesini istiyor.
     
    4.Türkiye’nin Libya krizinde ki beklentilerine gelince, öncelikli hedef ateşkesin kalıcı hale gelmesi ve Trablus’taki meşru hükümetin devamlılığını sağlanması böylelikle Doğu Akdeniz meselesinde denklemin Türkiye üzerinden ilerlemesi. Uzun vadede ise istikrarın sağlanması sonucunda kurulacak hükümet ile başta ekonomik olmak üzere her alanda yakın ilişkiler geliştirmektedir.

  • 07 Kasım 2020, 17:18

         Dünyanın var oluşundan itibaren tüm canlılar hayatlarını devam ettirebilmek için dışarıdan gelebilecek ...

         Dünyanın var oluşundan itibaren tüm canlılar hayatlarını devam ettirebilmek için dışarıdan gelebilecek tehlikelerinden kurtulmak adına önlemler almıştır. Bu önlemleri alan canlıların bazıları doğuştan bazılarında ise sonradan kazanılmış özellikler mevcuttur. Bu özelliklerin birçoğu fiziksel olmakla beraber aynı zamanda bir tehlike anında genetik olarak renk değiştire bilen, hacimsel olarak şişebilen ve tehlike karşısında sıvı salgılayan veya vücudunda bulunan elektriği tehlike anında ortama verip dış tehlikeye karşı önlemler olarak sayabiliriz. Sonuç itibariyle temel amaç canlının güvenli bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi adına yaptığı hareketlerdir. Devleti de bir canlı organizma olarak düşündüğümüzde devletinde kendi varlığını sürdürmek adına güvenlik tedbirleri alarak gücünü korumak zorundadır. Hatta, Devlet’in güvenlik durumu sadece dış tehlikeler değil içerideki oluşumlara karşıda olmalıdır. Bu yüzden Devlet mekanizmasının alacağı güvenlik tedbirleri sürekli olarak yenilenmeli ve diri tutulmalıdır hatta tam manasıyla alınan güvenlik tedbirleri ifşa edilmemelidir.  Bu yüzden Devlet organizması diğer tüm yapılardan farklı tutulmalıdır. Güvenlik sözlük anlamı; Toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmeleri, güven içinde yaşam sürmeleri durumudur. Tanımdan da anlaşılacağı üzere asıl amaç yaşam fakat bu yaşamın temel ilkesi özgürce ve güvenli bir şekilde yaşayabilmek. Bu tanımı devlet mekanizması için biraz detaylandırırsak ise, Devletin anayasal düzenini, milli varlığını, bütünlüğünü, uluslararası alanda siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik bütün çıkarlarını ve uluslararası antlaşmalarla belirlenen haklarını her türlü iç ve dış tehditlere karşı koruması ve kollamasıdır. Bu tanımın sözlük anlamı Ulusal Güvenliktir. Buna göre Devletin varlığını sürdürmesi için öncelikle bir yasal düzenin daha sonra milli benliğin bütünlüğü ve uluslar arası siyasi alanla birlikte milli, sosyal, kültürel ve ekonomik çıkarların öncelikle korunup kollanması gerekmektedir.

    Yukarıda genel itibariyle güvenliğin hem mantelitesini hem de sözlük anlamıyla yola çıkarak Ulusal güvenliğin tanımını yaptık. Son zamanlarda sıklıkla tartışma programlarında duyduğumuz bu kelimenin önemini aslında 15 Temmuz itibariyle daha çok anladık. Yukarıda bahsetmiştik devleti bir canlı organizma olarak düşünüp dış tehditlerin dışında iç tehditlere karşı da önlem almak zorundadır diye, peki bu iç tehdit ne olabilir. Bu durumu şöyle örnekleye biliriz 15 Temmuz darbe girişimini yapan bu yapı mensupları bu topraklarda doğup büyüyen ve aynı kıbleye yönelen kişilerin akıllarını kiraya vermesiyle başlayıp devlet mekanizmasına yerleşmesiyle devletin tüm kılcallarına sızarak güçlenip devletin milli çıkarlarına ve seçilmiş bir hükümeti tasfiye etme girişimiydi. Genel olarak Demokrasiye karşı yapılmış bir darbe girişimi olsa bile bu açıkça ülkenin ulusal güvenliğine karşı yapılan bir darbe girişimidir. Bu durumun en bariz örneği ise darbeci zihniyetin sokağa çıkan vatandaşların üzerine attıkları mermiler sonucu şehit ve gazi olan vatandaşlarımızın olmasıdır. Peki  neden dış mihraklar bir devletin ulusal güvenliğine müdahale etmek ister? Bunun en bariz örneğini komşu coğrafyada açık bir şekilde görebiliyoruz. Sözde özgürlük ve demokrasi gelecek diyerek başlatılan ayaklanmalar sonucunda Arap Baharı tanımlamasıyla kan ve göz yaşına dönüştü ve bir çok devletin sınırları değişerek iç çatışmalar ile birlikte bölge halkının canlarına, mallarına, namuslarına ve inançlarına kadar el uzatarak kendilerine hizmet edecek bir yönetim mekanizması oluşturup yer altı ve yer üstü kaynaklarını küresel sistemlerine entegre edebilmek bu durum madalyonun bir yüzü, diğer yüzü ise ekümenizm( yani tüm insanlığa inançlarını empoze etmek).Aslında modernleşme, özgürlük, demokrasi, yenilik, küreselleşme sloganlarını kullanarak okuyup araştırmayan ve sadece taklit eden zihinlere kendi değerlerini empoze ediyorlar. Fakat, konumuz bu değil biz tekrar konuya dönelim. Aslında şu soruyu sormak lazım eğer komşu olduğumuz coğrafya kan ve göz yaşı içinde ve birilerinin amacı yeni bir dünya düzeni kurmak ise biz bu sistemin neresinde olacağız? Aslında son zamanların popüler konusu S-400 ve Doğu Akdeniz meselesini kavraya bilirsek, yeni sistem hakkında ip uçları bulabiliriz. Öncelikle S-400 ile başlayalım, sonuç itibariyle ülkemizin çevresindeki ateş çemberinden ötürü ve oluşabilecek dış tehditlere karşı kendi hava sahasını korumak birinci vazifesi. Bunun için daha önce ABD ile ilişki kurmaya çalıştı fakat dönemin ABD Başkanı Obama bize hava savunma sistemi vermek istemeyince ülke olarak Rusya ile görüşmeler başlandı. Bu durum özellikle NATO ülkesi için hoş karşılanmayacak bir durum sonuç itibariyle içinde bulunduğumuz yapı yani NATO ikinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliğine karşı  Avrupa’nın güvenliğini korumak  için ABD öncülüğünde kurulmuş küresel ve askeri bir örgüttür. Türkiye ise bu örgüte 1952 yılından berri üyedir ve Türk toprakları bir NATO toprağıdır ve şimdi S-400 ile NATO toprakları korunmuş olacak. Aslında bu durum bile ülkemizin yeni sistem içinde ki pozisyonunu belirliyor. Yani açıkçası meselenin özü şu, Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye çalışan ve geçmişteki gibi bazı devletlerin kayığına binen bir ülke konumundan çıkmaya çalışıyor ve çıkmakta zorundadır. Fakat %100 kendi düşüncesi ile hareket edebilir mi? Şu an için bu söz konusu değil. Çünkü kendi iç politikalarımız, ekonomik durumumuz ve en önemlisi toplumun zihinsel yapısı  tam anlamıyla küresel sistemi yönlendire bilecek bir olguda değil. Bunun bilincinde olup hayallere kapılmadan ülke olarak özgürlükçü bir anayasa ve kurallar ile geçmişteki hatalardan dersler çıkararak yeni bir beyin ile hamleler yapabilirsek yeni dünya sisteminde kendi bireysel düşüncelerimiz ile rol alabiliriz. Yoksa, Arap Baharı gibi bir bahar bizleride etkileye bilir. Bu baharın oluşması içinde hem içerde hem de dışarda adına birileri komplo teorisi olduğunu da iddaa etse çalışanlar koşturanlar ve her bulduğu yarayı kaşıyanlar var. Peki Doğu Akdeniz meselesine biraz bakalım, öncelikle bu sorun nasıl oluştu onu hatırlayalım. 2000’lerin başında Doğu Akdeniz’de zengin doğal gaz ve petrol yataklarının bulunduğunu gösteren araştırmaların ardından bölgeye kıyısı olan ülkeler ve Kıbrıs Rum Yönetimi Münhasır Bölge Anlaşmaları yapmaya başladı. Türkiye’nin hukuksuz olarak nitelediği bu anlaşmaların ilki Rum tarafı ve Mısır arasında 2003 yılında imzalandı. Türkiye bu anlaşmaları Birleşmiş Milletler’e taşıdı. Kıbrıs, 2007 yılında ilan ettiği 13 parselde doğal gaz arama faaliyetlerini sürdürüyor. Buna karşılık olarak Türkiye, adanın kuzeyi ve doğusunda belirlediği bölgelerde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) arama ruhsatları verdi. Rum yönetiminin arama faaliyetleri için izin verdiği şirketlerden biri olan ABD’li enerji devi Exxon Mobil’in 2018 yılının sonunda Kıbrıs açıklarında dünyada son iki yılda bulunan en büyük üçüncü doğal gaz kaynağını ortaya çıkardıklarını duyurmasının ardından kriz tırmanmaya başladı. Türkiye’nin 2018 yılında İtalyan enerji şirketi Eni’nin bir sondaj gemisinin faaliyetlerini engellemesi ise yine krizin önemli aşamalarından biri oldu. Yani süreç 2000 yıllara dayanıyor ve günümüze kadar büyüyerek devam ediyor. Şu an da ise ABD, İngiltere, Rusya, İsrail,  Yunanistan, Mısır ,Katar ,İtalya gibi devletlerin şirketleri arama faaliyetlerini sürdürüyor fakat Türkiye’nin arama yapmasını istemeyerek tehditler savuruyor. Hatta, geçen hafta Avrupa Birliği, Türkiye’ye ekonomik yaptırım kararı alarak Avrupa Birliği fonundan gelecek paraları vermeyeceğini açıkladı. Açıkcası olayın ismi doğal gaz ama yine temel durum Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit edip yeni dünya düzenlerini kurabilmek.

    Genel durum böyle iken  ülke olarak bizlerin yanlış yapma hakkımız yok. Yapılacak her yanlış hamle ülkenin gidişatını kaosa dönüştüre bilir. Bu durumun oluşmaması için ülke olarak  bir an evvel iç siyasetteki sorunları gidererek uluslar arası sorunlara odaklanmak zorundayız. Bunun içinde kaybedecek vaktimiz yok. Geciken her gün yeni sorunların ve bununla birlikte yeni kaotik ortamın doğuşuna sebep olacaktır.

  • 07 Kasım 2020, 17:16

            Geçen hafta Antalya’da düzenlenen NATO parlamenter Asamblesi 99.RoseRoth semineri ve Akdeniz Ortadoğu Özel ...

            Geçen hafta Antalya’da düzenlenen NATO parlamenter Asamblesi 99.RoseRoth semineri ve Akdeniz Ortadoğu Özel Grubu Ortak Toplantısı’nda , Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisinden parlamenter Sonia Krimi’nin sözde Ermeni Soykırım üzerinden terörizm destekçisi olarak açıklama yapmasına Dışişleri Başkanımız TUNUS asıllı olan Fransız parlamentere gereken cevabı vermiştir. Her seferinde bizleri sözde soykırım yapmakla, barbarlıkla, gericilik ile suçlayanlara şunu söylemek ve sormak lazım;

    • 1492 yılında Kolomp’un Amerika kıtasına ayak bastığında oranın yerli halkı olan Aravaks nüfusunun fazla değil 22 yılda 8 milyondan 28 bine düştüğünü.
    • İngilizlerin 1788-1938 yılları arasında Avusturyalı yerli halk olan Aborjinlere salgın hastalıkları kasıtlı bulaştırmak ve yemeklerine zehir katmak yoluyla, sözüm ona “iyilik perisi” adı altında yapılan yardımla 750 bin kişiden geriye sadece 31 bin kişinin kaldığını.
    • Almanların 1891 yılında Namibya’da 132 binden geriye 15 bin insan bıraktığını.
    • Amerika’nın atom bombası ile çok kısa bir zamanda Hiroşima ve Nagazaki’de 135 bin kişinin ölümüne neden olmasını.
    • Gelişmiş ülkelerin başında gelen sözde insan hakları ve demokrasinin gülen yüzü Norveç’te 1920-1930 yılları arasında kendi ülkesine göç edenler, yani Taterler, üzerinde “hayvanlara yapılan” tarzda inisülün ve elektro şok cihazıyla kısırlaştırma gerçekleştirdiğini.
    • Fansızların 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de yaklaşık 1 milyon insan katlettiklerini.
    • Rumların ENOSİS’i gerçekleştirmek adına 1912 ile 1974 yılları arasında katliamlara giriştiklerini ve 25  bin civarında sadece sivilin hayatını kaybettiğini.
    • Yunanlıların Lozan Antlaşması uyarınca nüfus mübadelesi neticesinde Batı Trakya’da 400 bin Türk’e asimilasyon gerçekleştirdiğini.
    • Bosna’da kocasının gözleri önünde kadına tecavüz edilip kıyma makinesine atılan 3 aylık bebeğin, yine gazete manşetlerine taşınan resimlerle de sabit olmak üzere, o etin anasına yedirildiğini.
    • Doğu Türkistan’da tüm  dünya önünde devam etmekte olan soykırımı.
    • Amerika’nın gerek Fellüce’de gerek Irak’ın diğer yerleşim yerlerinde 1,5 milyon sivil halkı katlettiğini.

    Ve daha nice nice zülmün kaynağı olan batının sözde liderleri, aydınları, düşünürleri soralım bakalım..

    Kim Soykırımcı?

    Kim Gerici?

    Kim Barbar?

    Kim kan ve gözyaşından besleniyor?

    Kim terörizm heveslisi?

  • 07 Kasım 2020, 17:14

    İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'da meydana getirdiği yıkım Avrupa ülkeleri arasında işbirliğine gitme yolunu açtı. Bu acı ...

    İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'da meydana getirdiği yıkım Avrupa ülkeleri arasında işbirliğine gitme yolunu açtı. Bu acı tecrübenin bir daha yaşanmamasını sağlamak için atılan ilk adım ise Paris Antlaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu oldu. 1951'de Paris Antlaşması'nı imzalayan Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg 1957'de Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu kuran Roma Antlaşması'na imza attı. Kısa bir süre sonra da Türkiye, 31 Temmuz 1959'da Topluluğa ortaklık başvurusunda bulundu. Başvuru sürecinden sonraki aşamalara kısaca bir göz atıp hafızamızı bir tazeleyelim:

    1963

    Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluğu ile ortaklık anlaşması imzaladı.

    1987

    Türkiye resmen tam üyelik başvurusunda bulundu. AB Komisyonu birliğin o dönem için yeni bir üyeyi kabul edemeyeceğini bildirdi, ancak üyelik müzakerelerinin ileriki bir tarihte açılabilmesi için ilişkilerin geliştirilmesini tavsiye etti.

    1996

    Üç yıllık müzakerelerin ardından Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği Anlaşması yürürlüğe girdi. Türkiye’nin AB ile bütünleşme hedefine yönelik en önemli aşamalarından bir olan Gümrük Birliği, karşılıklı ilişkilere boyut kazandırdı.

    1999

    Türkiye resmen aday statüsü kazandı. Avrupa Konseyi, Komisyon’un raporuna uyarak aralık ayındaki Helsinki Zirvesi’nde Türkiye'nin AB üyeliği için aday ülke olduğunu açıkladı.

    2001

    Türkiye'nin AB’ye katılım süreci için yol haritası sağlayan ‘AB - Türkiye Katılım Ortaklığı’ kabul edildi. 19 Mart'ta Türk hükümeti, Katılım Ortaklığı’nı yansıtan, Müktesebatın Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı'nı (NPAA) kabul etti.

    2001

    Katılım Ortaklığı doğrultusunda Türkiye Avrupa Birliği’ne uyum hedefiyle yoğun bir siyasi reform sürecine girdi. 2001-2004 yılları arasında sekiz uyum paketi, ayrıca iki anayasa paketi meclisten geçirildi.

    2004

    Türkiye için yeni bir dönüm noktası... 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi'nde, Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığına hükmedildi ve müzakerelere başlanması kararı alındı.

    2005

    3 Ekim’de tam üyelik müzakereleri resmen başladı.

    Ve en son 14 mart 2019 Avrupa Birliği parlamentosu’nda Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren rapor kabul edildi. Parlamenterler tarafından kabul edilerek karara dönüştürülen raporda, müzakererin askıya alınması önerisi dışında, ilişkilerin "etkin bir ortaklık kapsamında yeniden tanımlanması" isteniyor. Ayrıca Parlamento, Gümrük Birliği'nin güncellenmesinin de insan hakları ve temel haklara saygı koşuluna bağlanmasını talep ediyor. Avrupa Parlamentosu, ilk kez, üyelik sürecindeki bir aday ülkeyle müzakerelerin askıya alınmasını önerdi. Askıya alma yetkisi, müzakerelerin başlamasına da onay veren Avrupa Birliği Konseyi'nde yani üye ülkelerin liderlerinde. Avrupa Parlamentosu, Birlik'in nihai karar organı değil. Bağlayıcılığı bulunmuyor.

    Aslında bugün Avrupa Parlamentosunda ki bu kararın gerçekleşeceği 15 temmuz sonrasında Avrupa’nın tutumundan dolayı belli idi. Türkiye, 15 Temmuz girişimi ile karşı karşıya kaldığında Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu cuntacılar tarafından teşebbüs edilen darbeye ABD ve Avrupa kamuoyunun verdiği ilk tepkiler bekle-gör stratejisi etrafında şekillendi. Bu girişimin ardından FETÖ'ye karşı etkin bir mücadele yürüten Türkiye, Batı tarafından 'ifade özgürlüğü ve insan hakları' eleştirileriyle karşı karşıya kaldı. Darbe girişimi sonrasında Türkiye’de idam cezası yeniden gündeme gelmiş ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan idam cezasının  parlamentodan geçmesi durumunda onaylayacağına dair açıklamalar yapmıştır.AB yetkili kurumları ise Türkiye’de idam cezasının yeniden gündeme gelmesi durumunda üyelik  müzakere  sürecinin  ciddi  anlamda  zarara  uğrayacağını belirtmiştir. Örneğin AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker Türkiye’de idam cezasının yeniden yürürlüğe girmesi durumunda Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulacağını açıklamıştır. Bunun  üzerine Dışişleri Bakanı  Mevlüt Çavuşoğlu ise  AB’nin idam  cezasına ilişkin söylemlerinin gereksiz olduğunu vurgulamış  ve Türkiye’nin AB’ye tam  üye olmak için yıllardır  büyük  çaba  sarf ettiğini  ve bütün  bu  çabalara  rağmen  istenilen  sonuç elde  edilemediği için  artık  Türk  halkının  üçte  ikilik bir kesiminin AB ile ilişkilerini sonlandırılmasını düşündüklerini belirtmiştir. Hal böyle iken bugün Avrupa Birliği (AB) Parlamentosunun bugün onayladığı müzakareleri durdurma süreci AB’nin asıl amacının tam anlamıyla yarım asırdır oyalamaya çalıştığı Türkiye’ye açık bir şekilde istememesidir. Bu durum ülkemiz için çok büyük bir sorun teşkil etmektedir. Sonuç itibariyle Birlik tarihinin en sorunlu dönemini yaşamaktadır ve İngiltere’nin ayrılma sürecinin başlaması ve ABD’nin yeni dünya stratejisinde güçlü bir AB’nin olmayacağı aşikardır. Bu durumdan dolayı olsa bile Türkiye’nin AB’ye değil, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır.

  • 07 Kasım 2020, 17:11

       Son günlerde dünya gündeminin merkezinde olan VENEZUELA ‘nın dünden bu güne yaşadığı serüveni ele almak ...

       Son günlerde dünya gündeminin merkezinde olan VENEZUELA ‘nın dünden bu güne yaşadığı serüveni ele almak istedim. Sonuç olarak bir tarafta  son yıllarda ülkemizi sevdiğini söyleyen, Diriliş’i ailesi ile izleyen ve ülkemizin cumhurbaşkanına Kardeşim diyen bir lider aynı zamanda  ( halkının desteği ile seçilmiş) , Twitter üzerinden hakkında  bir darbe girişimi başlatılan bir lider  ve diğer taraftan dünyanın jandarmalığına soyunan bir ABD başkanının desteğini alan genç bir mühendis ve siyasetçi. Hal böyle iken Venezuela bir anda ilgimizi ve dikkatimizi çekiyor.

      Resmi adı Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olan Latin Amerika ülkesi, kronik sorunlarına rağmen, zengin yeraltı kaynaklarıyla bölgenin gelişim potansiyeli yüksek devletlerinden biri kabul ediliyor. Güney Amerika kıtasının kuzeyindeki tropik kuşakta yer alan Venezuela, batıda And Dağları’ndan güneyde Amazon Havzası’nın yağmur ormanlarına, kuzeyde Karayip Denizi ve Atlas Okyanusu’ndan doğuda Orinoco Deltası’na kadar uzanıyor. Batısında Kolombiya ve doğusunda Guyana, güney ve güneydoğusunda ise Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya ile komşu olan bir ülkedir. Venezuela, 2011 yılı itibariyle, dünyanın en zengin petrol yataklarını barındıran ülkesi konumundadır. Fakat temelleri sömürge döneminde atılan ve keskin sınıflaşmaya dayanan Venezuela’nın sosyo-ekonomik yapısının doğurduğu ekonomik sorunlar, 14 yıllık Chavez yönetiminde radikal yöntemlerle çözülmeye çalışıldı. Petrol gelirlerinin, nüfusun çoğunluğunu oluşturan alt ve alt-orta sınıflara ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri ile gıda yardımı için harcandığı bir sistem teşkil edildi. Bu dönemde Chavez’in yönetiminde  refah devleti uygulamaları yoksul kitleleri rahatlattı. Dünya Bankası verilerine göre, ülkedeki yoksul oranı, 1995’ten 2005’e gelindiğinde yüzde 30 oranında geriledi. Açlık sınırındaki insan oranı da yüzde 32’den yüzde 19 indi. Lakin kalıcı yatırımların yetersizliği, işsizlik ve konut gibi sorunların çözümünde yeterli ilerleme kaydedilememesi, ülkenin sıçrama yapmasını engelleyerek olumlu kazanımları gölgeledi. 2008 küresel ekonomik krizinin etkisiyle enflasyonun yükselmesi, uzun süreli elektrik kesintileri ile bireysel silahlanma ve yoksulluktan kaynaklanan cinayet ve organize suç rakamlarındaki patlama da eklenince, genel tablo gitgide kötüleşti. Venezuela’da 1998’den itibaren Chavez’in ‘21. yüzyıl sosyalizmi’ dediği plan çerçevesinde, enerji sektörü haricinde, bankacılık ve medyadan madenciliğe kadar farklı sektörlerde faaliyet gösteren özel girişimler kamulaştırıldı. Bu haliyle dünyanın en az rekabetçi ekonomilerinden biri olan Venezuela, gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını petrol ihracatından elde ediyor. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü(OPEC), dünyanın en geniş petrol rezervini barındıran ülkeler listesinde Venezuela’yı 2012'de Suudi Arabistan’ın önüne geçirerek ilk sıraya yerleştirdi. OPEC raporuna göre, dünya petrol rezervinin yüzde 24,8’i Venezuela toprakları altında yatıyor.. Soğuk Savaş döneminde büyük bir köyden kente göçe sahne olan Venezuela’da, bazı Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak, nüfusun yüzde 93'ü şehirlerde yaşıyor. İspanyol sömürge döneminin bölgeye miras bıraktığı federal yapıya sahip olan ülkedeki temel yönetim birimi eyaletler. 23 eyalet, biri başkent olmak üzere 10 idari bölge ve 72 adadan meydana gelen Venezuela, başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Nüfusun yüzde 96'sı Katolik Hristiyan. Halkın yüzde 2'sinin çeşitli Protestan Hristiyan mezheplerine, geri kalanlar da diğer dinlere mensup. Resmi dilin İspanyolca olduğu Venezuela'da çeşitli yerli kabilelerin dilleri de konuşuluyor. Venezuela, komşusu Kolombiya’da üretilen uyuşturucu maddelerin, bilhassa da kokainin, ABD ve Avrupa’ya taşındığı ana güzergah üzerinde yer alıyor.

    Maduro Dönemi

    Batılı diplomatların kibar ve sakin olarak tanımladığı Maduro, Chavez'in vasiyetine uygun olarak, devlet başkanı seçilmesine karşın selefi gibi iktidarı sıkı bir şekilde elinde tutmakta başarılı olamadı.2013 yılındaki seçimleri kıl payı kazandı  iki yıl sonra yapılan parlamento seçimlerinde ise meclisin çoğunluğu muhalif grupların eline geçti. Petrol fiyatlarındaki düşüşün ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri iyiden iyiye hissedilirken, Maduro yönetiminin kriz karşısında etkili adımlar atamaması sosyal sorunların artmasına, halkın sokaklara dökülmesine neden oldu. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olan Venezuela'nın ihracat gelirlerinin yüzde 95'i petrolden geliyor. Ancak petrol fiyatlarının sert şekilde düşmesi, gelirlerin ve döviz girişinin azalmasına yol açtı. İthal malların tedarikinde sıkıntılar yaşanmaya başladı. Bu da fiyatların hızla yükselmesine neden oldu Hükümet ise bu yaşananlar karşısında etkili bir politika geliştirmekte zorlandı. Bir yandan fiyat artışlarını baskı altına almaya çalışırken, diğer yandan da bol miktarda para basarak piyasaya sürdü. Bu da enflasyonun artmaya devam ettiği, paranın değer kaybettiği bir döngü yarattı. Ekonomik sıkıntılar, Chavez'in ideali olan "sosyalist devrimin" omurgasını oluşturan eğitim ve sağlık alanında sunulan hizmetlerin de bozulmasına yol açtı. Hükümetin sosyal dengeleri korumak adına asgari ücrete sürekli zam yapmasına karşın enflasyon nedeniyle paranın değeri düşerken, bütçe açığı da büyüdü. Bir doktorun ortalama maaşı 100 TL civarında. Uluslararası Para Fonu (IMF) tahminlerine göre, son beş senede ekonomi yüzde 25 civarında küçüldü. Birleşmiş Milletler de 2014'ten bu yana ekonomik nedenlerden dolayı ülkeden ayrılanların sayısının 3 milyon olduğunu belirtiyor. Maduro ise yaşanan bu ekonomik kriz karşısında "dış güçleri" suçladı. Yaşananları bir Batı komplosu olarak nitelendirdi, ekonomik sorunlar nedeniyle sokaklara dökülen eylemcilere sert müdahalelerde bulundu. Maduro, ABD Başkanı Donald Trump'ı "imparator" olarak tanımladı ve yaşanan ekonomik krizin türetildiğini söyledi. Maduro, başta ABD olmak üzere Batılı devletlere Latin Amerika'dan "ellerini çekmeleri" çağrısı yaptı. 2017 yılında da muhalefetin elinde bulunan Ulusal Meclis'in yetkileri elinden alındı ve yeni bir anayasanın yazımı için Kurucu Meclis'in oluşturulması amacıyla seçimlere gidildi. Ancak muhalefet bu seçimleri boykot etti. Maduro, Mayıs 2018'de düzenlenen ve usulsüzlük tartışmalarının gölgesinde geçen devlet başkanlığı seçimlerini kazandı ve 10 Ocak'ta yemin ederek, bir altı yıllık yeni görev dönemine başladı.

    Guaido Kimdir?

    Venezüella da sağcı muhalefetin kontrolündeki Ulusal Meclisin başkanı olan Juan Guaido,  Twitter üzerinden ABD Başkanı Donald Trump üzerinden ‘Geçici Venezüella Devlet Başkanı olarak tanındı. Bu durumdan sonra ABD’den insani yardım talebi gerekçesi ile yardım talep etti ve ABD ise  20 milyon dolar vermeye hazır olduğunu duyurdu. Biraz araştırma yapıldığında yoksul bir aileden gelmesine karşın Washington’da ülkenin en prestijli ve pahalı üniversitesinden George Washington’da kamu yönetimi yüksek lisans yapmıştır. 2011 yılında Ulusal Mecli’e yedek üye, 2016’da  Vargas eyaletinin doğrudan milletvekili olarak seçildi. Eski ABD Başkanı Barack Ovama’nın “yes we can”solaganının İspanyolcası “si, se puede!” sözünü sık sık kullanarak kitlelere karşı kendini tanıttı. Aralık 2018’te seçildiği Ulusal Meclis Başkanlığı için 5 ocak 2019’da yemin ederken Nicolas Maduro’ya muhalefet etme sözü verdi ve Maduro’nun yeniden seçilip göreve başlamasının ardından Guaido bunun gayrimeşru olduğunu iddia ederek kendisinin Devlet Başkanlıpı görevini üstleneceğini duyurdu.

    Bu durumun sonucunda halk ayaklanması ile birlikte seçilmiş bir Başkan’a karşı başka bir devletin doğrudan ve en ilginç tarafı sosyal medya üzerinden bir DARBE girişimi yapılmasıdır.

  • 07 Kasım 2020, 17:09

         PKK’nın Suriye yapılanması olarak faaliyet yürüten PYD 2011 yılında başlayan Suriye devriminden yararlanmak istemiş, ...

         PKK’nın Suriye yapılanması olarak faaliyet yürüten PYD 2011 yılında başlayan Suriye devriminden yararlanmak istemiş, bu bağlamda karşılıklı çıkar zemininde Esed rejimiyle birlikte hareket etmeye başlamıştır. Rejimle kurduğu askeri ilişkiler ve PKK’nın verdiği destekle oluşturduğu YPG güçleriyle, daha önce muhaliflerin safında yer alan Kürtleri kontrol altına alarak kanton yönetimleri ilan etmiş ve Suriye’nin kuzeyinde etki alanı oluşturan devletsiz bir silahlı yapı konumuna gelmiştir. Kantonlarda PKK’nın esasen Türkiye’de uygulamak üzere teorik alt yapısını oluşturduğu öz yönetim modelini uygulamaya başlamıştır. Başta muhalif Kürtler olmak üzere mutlak otorite tesis etmeye çalışarak kendisi dışında hiçbir unsura yaşam hakkı vermeyen bir siyaset yürütmüştür. DAİŞ’in Suriye’deki varlığından istifade ederek ABD’nin DAİŞ’e karşı verdiği mücadelede kendisini kullanışlı bir aktör olarak sunarak kendi himayesindeki bölgeleri birleştirme yoluna gitmeye çalışmıştır. Rusya’nın savaşa dahil olmasından sonra ABD ile kurduğu ilişkinin bir benzerini Rusya ile de tesis etmeye yönelik  adımlar atmıştır. PYD, bölgeye dair hedeflerini gerçekleştirebilmek adına Esed rejimi, ABD ve Rusya ile taktik ilişkiler içerisine girerek Kuzey Suriye’de Arap ve Türkmenlerin yaşadığı bölgeleri de kontrol altına almaya çalışmakta ve Akdeniz’e kadar inebilecek bir kuşak oluşturma hedefiyle hareket etmektedir. Ele geçirdiği bölgelerde tehcir siyaseti güderek savaş suçlarına imza atmaktan çekinmemektedir. PKK’nın Türkiye’de çatışmazlık ortamına son vermesinin ardından, Türkiye’ye yönelik kindar bir tutum içerisinde olmuş, PKK ve ilişkili diğer örgütler için bir üs işlevi görmeye başlamıştır. Tüm kuzey hattı Türkiye’nin kontrolünde olan PYD, merkez üssü olan Cezire ve Haseke’nin bir kısmını Esed güçleriyle paylaşmaya devam etmektedir. Burada Şammar aşireti başta olmak üzere yoğun bir Arap nüfus da vardır. Yine Afrin, Ayn-el Arap ve Cezire’de PYD’nin baskıcı siyasetine karşı muhalif Kürtlerin oluşturduğu ciddi siyasi hareketler de mevcuttur. IKYB’de KDP’nin desteğiyle PYD’ye muhalif Kürtlerden oluşturulmuş bir peşmerge birliği mevcuttur. PYD açısından diğer bir zayıflık ise askeri yeterliliğidir. PYD’nin oluşturduğu YPG güçlerinin kahir ekseriyeti savaş tecrübesi olmayan az eğitimli 16-20 yaş arası gençlerden oluşmaktadır. Son zamanlarda ABD’nin bölgesel çıkarı için kullandığı bu örgüte ağır silah yardımı yaparak tecrübesiz askeri yeterliliğinin bu dezavantajını ağır silahlarla bir nebze olsun azaltma çabasına girişmiştir. Hal böyle iken Türkiye birinci önceliğini sınır güvenliği üzerinde yoğunlaştırarak içeride ve dışarıda operasyonlar düzenleyerek ülkesinin bekasını koruma altına almaya çalışmıştır Bu doğrultuda Cumhurbaşkanının açıklaması ile bir iki gün içinde Mehmetçiklerimiz yeni bir operasyon daha düzenleyecektir. Bu operasyonda allah Mehmetçiklerimizin yar ve yardımcısı olur ve kazasız belasız bir şekilde bu operasyon tamamlanır.

  • 07 Kasım 2020, 16:52

    Soğuk Savaş sonrası Yeni Dünya Düzeni kısa süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri merkezli tek kutupluluktan çok ...

    Soğuk Savaş sonrası Yeni Dünya Düzeni kısa süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri merkezli tek kutupluluktan çok kutupluluğa akabinde ise çok merkezli dünyaya doğru dönüşmeye başlamıştır. Lakin bu dönüşümün tam anlamıyla gerçekleşmediği günlerde NATO ve AB ikilisi genişleme stratejisiyle hareket ederek Rusya Federasyonu’nun kırmızı çizgi kabul ettiği sınırlara yaklaşmışlardır. Rusya ise yakın çevresindeki nüfuzunu kaybetmemek düşüncesiyle Gürcistan, Suriye ve Ukrayna olayları üzerinden bu duruma tepkisini göstermiştir. Durum böyle iken Arap Baharı süreci başlamış fakat    2011 yılında etkileri farklılık göstermekle birlikte tüm Ortadoğu coğrafyasını etkileyen Arap baharı sürecinde Rusya temkinli yaklaşmıştır. Fakat Ortadoğu’da önemli ilişkileri bulunan Suriye’ye yansıması sonucu aktif bir şekilde sürece dahil olmuş ve Esad rejiminin yanında yer almıştır. Aslında Rusya genel anlamında Arap baharı sürecinde olaylara farklı şekillerde yaklaşmış ve tek bir politika izlememiştir. Rusya’nın bu tutumu Ortadoğu üzerinde bulunan devletler ile olan ekonomik ve siyasi çıkarlar bu tutumu sağlamasını sağlayan en belirgin durumdur. Aslında bu durumun oluşmasının en temeli 1999 yılında Putin’in devlet başkanı seçilmesi ile Rusya eski SSCB gücüne ulaşmayı hedeflemiştir. Bu amaçla sadece yakın çevresi ile olan ilişkilerini düzenlemekle yetinmeyip  Ortadoğu’da ki eski müttefikleri ile olan ilişkilerini yeniden güçlü seviyelere çıkarmıştır. Bunu yaparken şu üç şeyi amaçlamıştır;

    • Rusya’nın prestijini yeniden kurmak ve ABD’nin Dünya’yı tek taraflı şekillendirmesini engellemek.
    • Rusya ekonomisini yeniden inşaa ederek tekrar güçlü bir Rusya’yı oluşturmak.
    • Müslüman coğrafya ile olan ilişkileri düzenleyerek Çeçenlere Müslüman ülkelerin yardımını kesmek ve aynı zamanda güçlü bir Rusya için Müslüman coğrafya ile ekonomik ve enerji üzerinden pazarlarını genişletmek.

    Bu perspektif ile Putin dönemi başlamış ve Rusya, Ortadoğu üzerinde ve bununla beraber Dünya üzerindeki etkisini ve imajını artırmıştır. Rusya ile Türkiye ise ikisinin ilişkileri ise  geçmişe dayanmaktadır fakat ikisinin ilişkilerinin ortak bir yönü vardır özellikle AK PARTİ iktidarı ve PUTİN dönemi aynı zamanlarda başlamıştır. Türkiye ve Rusya’nın ikisinin de 2000 yıllarından sonra Ortadoğu ile olan ilişkileri daha ileri boyuta taşımak için projeler geliştirmiştir. Fakat, Arap Baharının başlaması ile sürece farklı bakış açılarından bakmışlardır. Türkiye, bölgede değişimi, yani otoriter yönetimleri değil tam aksine seçimle başa gelen demokratik bir sistemi isterken, Rusya tam aksine statükonun yani mevcut sistemlerin korunmasını gerektiğini istemiştir. Bu durumdan ötürü Rusya ile Türkiye karşı karşıya gelmiştir ve ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Rusya’nın özellikle Suriye’nin mevcut yönetimin kalmasını özellikle istemesinin nedeni Esad ile olan ikili ilişkilerinin kopması ile Rusya’nın bölgedeki varlığını tehlikeye sokmasıdır. Rusya bu nedenle tüm gücü ile rejimin yanındadır ve her platformda da hali hazır yönetimin kalması için tavır sergilemektedir. Sürecin bu şekilde devam etmesinden kaynaklı Suriye’deki sorun hala devam etmektedir. Ama oluşan kaos nedeniyle milyonlarca Suriye’li ülkelerinden ayrılarak bölgedeki ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır ve halada göçe devam etmektedir  ve bu durum bölgede bir insanlık dramının yaşanmasına neden olmaktadır. Türkiye’nin olaya  birinci öncelik olarak insani yaklaşmasının sonucu Rusya, İran ve Türkiye’nin girişimi ile toplantılar yapılmakta ve sürecin bir an evvel bitmesini istemektedir. İnşallah Dünya silah baronlarına rağmen bu süreç bir an evvel biter ve kan ve göz yaşı ile boğulan Ortadoğu coğrafyasında gerçek bir Bahar hakim sürer

  • 07 Kasım 2020, 16:48

    Geçen zaman toplumsal bir dönüşüme ve değişime tabi olmuştur. Böylece uzaklık kavramı kaldırılıp sınırlar ötesi ...

    Geçen zaman toplumsal bir dönüşüme ve değişime tabi olmuştur. Böylece uzaklık kavramı kaldırılıp sınırlar ötesi etkileşiminin sonucu ortaya çıkan küreselleşme kavramı oluşmuştur. Küreselleşme olgusunun en yalın şekli ile tanımı; uzak ile yakın mekânlar arasındaki mesafe göz ardı edilerek, ülkelerin ve insanların birbirine yakınlaşması ve birbirleri ile ekonomik ve sosyal etkileşim halinde bulunmaları olarak ifade edilebilir. Özetle gelişmekte olan Türkiye’nin; uluslararası alanda siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel yönden mevcut avantajlarını koruyup, rekabet güçlerini arttırabilmesi için, küreselleşmenin kendisine sağlamış olduğu pozitif durumu ve yaratmış olduğu negatif durumu doğru algılayıp, bu süreçten sadece etkilenen bir ülke konumunda olmayıp, sürece katkı sağlayabilen ülke olması ve ona göre stratejiler oluşturması gerekmektedir.
    Peki, küreselleşme sürecinde sürece katkı sağlayan ülke konumuna nasıl gelinir? Bu sorunun cevabı açık ve net; çağı yakalayan bilgi ve beceriyi yakalayacak bireyler yetiştirerek onların birikimlerinden yararlanıp ÜRETMEK ve ürettiği bilgiyi, teknolojiyi dünyaya pazarlamaktır. Bu bilgi ve beceriye sahip birey yetiştirmek ise eğitimden geçer. Bu yüzden küresel ölçekte güçlü bir ülkenin var olabilmesi için küresel dünyanın bilgi ve becerisine hâkim eğitim programları oluşturup uygulamak zorundayız. Peki bu eğitim programını oluştururken hedef alacağımız vizyon ne olmalıdır? Bu sorunun cevabı için binlerce fikir ve bakış açısı olabilir ama temel vizyon insanı merkezine alarak geçmiş ile bağları koparmayıp gelecek ile bir köprü görevi görecek, bulunduğu coğrafya ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek eğitim programları oluşturmaktır. Fakat eğitim programlarını sadece fen bilimleri veya sosyal bilimler üzerine düşünülmemelidir, insanın var olduğu her yerde ve her kulvarda sistematiği koruyacak nizamları içerisine alarak hazırlanan ve bulunduğu çağ ile doğru orantılı olarak gelişebilmelidir. Çünkü çağı yakalamayan yöntemler belli bir zaman içerisinde yok olup gitmektedir.
    Küresel ölçekte ülkemizin son yıllarda attığı adımları küçümsemek haksızlık olur, çağın gerektirdiği hamleleri yapabilmek adına birçok proje yapılıp uygulanmaya çalışılıyor ve AR-GE çalışmaları ile geliştirilip sonuçlar alınıyor. Bu adımlar sonucunda küresel arenada her geçen gün üst sıralara doğru tırmanıyor. Fakat bu tam anlamı ile yeterli değil bu topraklar üzerinde yaşayan her birey inancımızın ilk emri olan “OKU” şuuruna uyarak insanlığın faydasına olacak ilim ve bilgiye sahip olup, yeniden büyük ve güçlü bir TÜRKİYE ile kan ve gözyaşından arındırılmış bir İSLAM coğrafyasının hâkimiyetiyle huzurlu, adaletli bir DÜNYA’nın tez zamanda var olması dileğiyle.

  • 07 Kasım 2020, 16:46

    Küresel güçlerden bölgesel aktörlere kadar birçok ülke  stratejilerini ülkelerinin büyümesi ...

    Küresel güçlerden bölgesel aktörlere kadar birçok ülke  stratejilerini ülkelerinin büyümesi doğrultusunda dış politikalarını şekillendirmektedir. ABD bu ülke­lerin başında gelmekte ve kuruluşundan beri farklı stratejiler tercih ederek uluslararası sistemde yer almaktadır. ABD’nin ulusla­rarası sistemdeki rolü İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte güçlenmiş ve Soğuk Savaş’tan sonra da zirveye ulaşmıştır. Washington 1990’larda Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanlarında etkisini artırmaya çalışmış ve artık tek kutuplu bir dünya sistemi olduğunu iddia etmiştir. Ancak çok geçmeden bu iddia yerini uluslararası sistemdeki artan çatış­malara ve gerilime bırakmıştır. ABD başkanları bu gergin atmosfer süresince de politikalarını büyüme  stratejileri üzerinden belirlemiştir ve devam etmektedir. Ülkemizin içinde de bulunduğu Ortadoğu coğrafyası  üzerinde yaşanılan olayların  bir proje olduğunu ve teşkil edilen olayların ise bir projenin ürünü olduğunu dile getirmekte ve malasef büyük çoğunluğumuz ise izlemek ile yetinmekteyiz. Peki bölgemiz üzerinde kurulan ve uygulamada olan bu projenin ismi bir komplo teorisi olarak bilinen ve BOP diye isimlendirdiğimiz (Büyük Ortadoğu Projesi) mi? Büyük  Amerika Projesi mi ?

    ABD, 11 Eylül saldırıları sonrasında, küresel egemenliğinin önündeki en büyük tehditlerden birinin “küresel terörizm”, daha doğrusu radikal İslam olduğunu büyük bir dehşetle görmüştü. Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Carter’ın “Yeşil Kuşak Projesi” ile SSCB’ye karşı beslediği “kızıl tehlikeye karşı yeşil panzehir” silahının bir numaralı hedefi artık kendisiydi. Klasik terörizmle mücadele yöntemlerinin ancak sivrisinekleri öldürdüğünü fark eden ABD’nin, 11 Eylül saldırıları sonrası bataklığı kurutma arayışları Büyük Ortadoğu Projesi ile sonuçlandı.

    İlk kez Ekim 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Marc Grosman tarafından, daha sonra 2004 başlangıcında Davos’ta, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney tarafından dile getirilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaçları kaba hatlarıyla şöyledir:

    • Bölgede istikrarı sağlamak,
    • Filistin-İsrail anlaşmazlığına iki devletli çözüm getirmek,
    • Teröre destek veren ülkelerle savaşmak,
    • Ortadoğu ülkelerinde siyasal ve ekonomik ortamlara destek sağlamak.

    2005-2009 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Condoleezza Rice,  Washington Post gazetesinin 7.8.2003 tarihli sayısında yayınlanan “Transforming The Middle East–Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı yazısında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Fas’tan Basra körfezine kadar uzanan coğrafyada 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini vurgulamıştır.

    Büyük Ortadoğu Projesi hakkında bazı siyasi ve askeri çevreler projenin temel amaçlarını genelde şu şekilde ifade etmektedirler:

    • İsrail’in varlığını korumak,
    • Kesintisiz petrol akışını sürdürmek,
    • Kitle imha silahlarını yok etmek,
    • ABD’ye muhalif yönetimleri ve unsurları etkisizleştirmek,
    • Terörün zemin bulduğu ortamı yok etmek,
    • Irak’ı denetim altına almak,
    • Filistin’de israi eksenli istikrarı sağlamak.

    ABD yetkililerinin bu projeyi tanımlaması ise, belirtilen amaçlarla örtüşmekle beraber, daha değişiktir:

    • Enerji kaynaklarına sahip olan bölgelerin kontrolü,
    • Enerji ulaşım yollarının kontrol ve denetimi,
    • Asimetrik tehdidi oluşturan terörist eylemlerin önlenmesi,
    • Kökten dinci İslam zeminine ılımlı İslamın oturtulması,
    • ABD ulusal çıkarlarının Ortadoğu’da korunması,
    • Bölgede bölgesel güç konumuna erişmiş devletlerin bu etkinliğinin azaltılması, askeri güçlerinin küçültülmesi ve bu güçlerden ABD çıkarlarına uygun şekilde istifade edilmesi,
    • Terörist eylemlerde kullanılabilecek olan kitle imha silahlarının yok edilmesi,
    • Mali ve ekonomik yardım suretiyle bölgede ABD nüfuzunun yaygınlaştırılması,
    • Batı karşıtlığına yol açan anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması.

    Kesin sınırları tartışmalı olan bölgede 700 milyondan fazla insan yaşamakta, 12 milyon km2’lik bir alanı kapsamaktadır. Projeye dahil olan ülkeler başlıca beş gruptan oluşmaktadır.

    1. Kuzey Afrika Grubu: Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Libya [projede varlığı henüz teyit edilmemiştir].
    2. Akdeniz Ülkeleri: Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin [Arap-İsrail anlaşmazlığının iki devlet şeklinde çözümünü öngörmektedir],
    3. Kafkas Ülkeleri: Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan.
    4. Körfez Ülkeleri: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman, Yemen.
    5. Asya Ülkeleri: İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Bangladeş [projede varlığı henüz teyit edilmemiştir].

    Bölgenin sergilediği genel tablo; yoksulluk, geri kalmışlık, olmayan bir büyüme hızı, hızlı nüfus artışı, göç, antidemokratik yönetimler, teröre kaynaklık etme, anlaşmazlık ve çatışmalardır.

    Bu genel tablo içerisinde ABD’nin sloganı; “Ortadoğu’ya refah ve özgürlük gelsin”, “Ortadoğu’ya demokrasi gelsin”, “Bölgeye liberal ekonomi yerleşsin”, “Antidemokratik rejimler yok edilsin”, “Ortadoğu ülkeleri arasında güvenlik ve işbirliği sağlansın”, “Kamu ve yerel yönetim reformları yapılsın”, “Siyasal ve ekonomik reformlar yapılsın”, “Tüm anlaşmazlıklar giderilsin”, “Bölge zenginleşsin”, “Bölgeye barış ve istikrar gelsin”, “Ekonomik kalkınma sağlansın” şeklindedir. Bunların hiçbiri makul bir düşüncenin kabul etmeyeceği şeyler değildir. Ama hepsi gerçekte tek bir amaca yöneliktir: “ABD bölgede egemen olsun.”

    Gerçekleştirileceği ifade edilen tüm hususlar Ortadoğu halklarının yararınaymış gibi gösterilmekte ise de, temel yaklaşım ABD çıkarlarının korunması ve ABD ulusunun refahını sağlayacak kaynakların kontrol altında bulundurulmasıdır. Bu amaçla yeni bir ulusal güvenlik stratejisi geliştirilmiştir. ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisi şunları içermektedir:

    • Hedef ülkelerin tehdit yeteneği kazanmadan vurulması,
    • Hiçbir uluslararası kuruluşun veya anlaşmanın ABD çıkarları ve ABD uygulamaları açısından engel teşkil etmemesi,
    • Dünya egemenliğinde ABD’ye rakip olabilecek bir egemen gücün doğmaması,
    • ABD çıkarlarının elde edilmesi için gerektiğinde askeri güç kullanılması.

    Sonuç olarak emperyalist devletlerin tarihsel serüveninde her zaman uyguladıkları Böl-Parçala-Yönet anlayışı ile dünyanın jandarmalığını yapan ABD’nin kendisine tehdit unusuru olabilecek tüm varlıkları pasifize edebilmek ve evanjelist bir anlayışın dünyaya hükümdar olabilmesi için oluşturdukları bu projelerin isimleri değişir fakat amaçları asla değişmez.

  • 07 Kasım 2020, 16:41

    Tarihsel olayların ve süreçlerin her zaman bir perde arkası ve olaylar arasında bir bağlantının olup olmadığı konusunda iki ...

    Tarihsel olayların ve süreçlerin her zaman bir perde arkası ve olaylar arasında bir bağlantının olup olmadığı konusunda iki türlü görüş ortaya çıkar. Bir zümre  bu durum için  olayların kendiliğinden gerçekleştiğini iddaa eder, diğer taraf   ise her şeyin bir plan içerisinde gerçekleştiğini ve plan doğrultusunda uygulamaların olduğunu kabul eder ve  söyler. Aslında iki zümreninde haklı olduğunu söyleye biliriz fakat yüzyıllık tarihsel ve toplumsal süreç şunu gösteriyor ki  en çok haklı olanda olayların bir plan, program ve hedef doğrultusunda vücut bulduğu fikridir. Tarihi olayların kronolojik sıralamasına ve olayların birbiri ile etkileşimini incelediğimizde bu durumun haklılığını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

    Tarihsel olayların derinliklerine inildiğinde  kavgaların ve savaşların  temel sebebi insanların inanç sistemi üzerinden sorunlar teşkil edilmesidir. Bu doğrultudan hareketle tarafların birbiri üzerinde her daim bir plan ve kazanmak adına hamleleri olmuş ve olacaktır. Hal böyle iken  zaman içinde yeni kavram ve metotların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu durumdan bir tanesi ise EKÜMENİZM kavramıdır. Ekümenizm kavramı aslında; Hristiyanlığa ve ekümenizm hareketinin ( yönlendiricilerine göre Yahudiler ve Müslümanlar “Doğru yolda yanlış adımlar atan” iman sahibi insanlardır. Bunları “Ekümeneye-Uygarlık” kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir misyonu ile ortaya atılan bir kavramdır. Kilise babaları Ekümenik kavramını, bugün kullanılan ama bambaşka anlam ifade eden “Ekonomi” kavramıyla karşılıyorlardı. Günümüzde çok kullanılan “ Ekonomi” kavramı gerçekte Hristiyanlığın en temel kavramıydı ve hala Katolik klisesi her türlü resmi belgede Ekonomi kavramını, İktisat anlamında değil, “Ekümene” anlamında sürdürmeye devam etmektedir. Günümüzde Ekümenik hareketin merkezi İsviçre’dedir. Cenevre’de etkili olan Protestanlığın Kalvinist kanadının yönlendiriciliğindedir. Ekümenik, bu grup tarafından “Tanrısal Strateji” anlamında kullanılmaktadır. Bu stratejinin günümüz dünyasında etkili olan üç uluslar arası temsilcisi vardır. Bunlar ECEC ( Avrupa işbirliği için Ekümenik Komisyon), WCC ( Dünya Kiliseler Konseyi) ve CCREC ( Avrupa işbirliği için hıristiyan sorumluluğu kilisesi). Bu yapılar doğrudan doğruya bir ideoloji ve dünya görüşü olarak Ekümenizm benimsetmek amacıyla kullanmaktadır. Buradaki temel amaç dünyayı Hıristiyanlaştırmak ve ya bunu başaramıyorlarsa bile “kilisesiz hıristiyanların” sayısını artırmak.  Bu hedeften dolayı  Ekümeneye onların tabiri ile Uygarlık kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir. Onlara göre Batı’nın istediği ölçülerde ve koyduğu normlar çerçevesinde “Laikleştirilmiş” ve böylelikle de “Nötralize” edilmiş olan ülkelerin bu evreden geçiş dönemleri için zemin hazırlanmakta ve hatta bazı ülkelerin ise geçiş dönemi tamamlanmaktadır.

    Müslümanların  çoğunlukta bulunduğu Ortadoğu coğrafyasının son 20 yılını düşündüğünde y kan ve gözyaşının her geçen gün islam coğrafyasında hakim olmasının, bununla da yetinmeyip islam coğrafyasındaki insanların inanç sistemlerini tahrif edip yeni bir islam anlayışı  çıkarma girişimlerinin hepsi birilerinin bir vizyon ve misyon ile hareket edip kendi kavramlarını ve ideallerini uygulamasıdır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise ; her an UYANIK olmaktır.  

İLETİŞİM

Hizmetlerim hakkında daha detaylı bilgi almak için e-posta, telefon veya iletişim formumuz aracılığı ile rahatlıkla irtibat sağlayabilirsiniz.
WhatsApp